(The Turkish Post) – HASAN BABA
Eski muharrirlerin geleneğidir, bayramlarda fıkra, hikaye gibi yazılar yazmak. Fıkra ama ibretlik… Hikaye ama ders dolu… ‘Hayırlı bayramlar’ dileyerek biz de kebap sonrası lokum tadında hikayeler aktaralım.
Vakt-i zamanında İstanbul’da mütefekkir taifesinden birinin evine bayram ziyaretine gelenler olmuş. (Hadi Z kuşağına açıklama da yapalım, mütefekkir, tefekkür eden demek, yani bugünün ifadesiyle aydın ya da entelektüel… Tek l harfi ile!)
Gelenlerden birini tanıyamayan aydınımız, “Sizi çıkaramadım ama isminizi buyursanız” demiş. Gelen zat, başlamış anlatmaya: “Efendim, bendeniz ilk mektebi Çemişgezek’te okudum. Ardından Elazığ’da şu okula gittim. Daha sonra İstanbul’a geldim. İstanbul’da şurayı bitirdim. Sonrasında şuralara atandım, şu vazifelerde bulundum” diyerek bütün şeceresini ortaya dökmüş. Misafirini sabırla dinleyen ev sahibi neticeyi beklemiş. Misafir nihayet noktayı koymuş, “Şu anda da Sultanahmet Camii’nde vaizlik görevindeyim, ismim şu efendim…”
Mütefekkir, misafirinin bu kadar okumuş olmasına karşın sözün özünü ortaya koymaktaki sıkıntısını garipsemiş. Bu arada zil çalmış, yeni bir misafir gelmiş. Onu da buyur etmişler. Yeni gelen zat, sözü uzatmayı seven misafiri görünce, “Sizi gözüm bir yerden çıkarıyor ama..” demiş. Ev sahibi hemen araya girmiş: “Ben mutfağa gidip çaylara bakayım. Efendi Sultanahmet’e gelesiye kadar çayları getiririm!”
***
Usul bilmezlik deyince akla başka bir fıkra geldi.
Edirne eşrafından birinin oğlu, bir çingene kızına tutulmuş. Ailesi “Yapma, etme, bize uymaz, anlaşamazsınız” filan dese de oğlan dinlememiş. Çare yok, istemeye gidecekler.
Neyse, oğlanın anası-babası bir güzel giyinmiş, kuşanmış ve çingene kızın evine varmışlar.
Baba, kızın babasına güzelce izahata başlamış, “Efendim, bizim mahdum, sizin kerimenize tutulmuş. Bize de istemek düştü. Allah’ın emri, peygamberin kavliyle…” derken daha sözünü bitirmeden çingene babası “Hössst!” diyerek adamı susturmuş. “Size kız-mız vermem ben! Hadi yallah!” deyip bunları evden kovmuş.
Aile perişan, baba süklüm püklüm eve dönerken yolda bir tanıdıklarına rastlarlar. Tanıdığı kişi de eski kulağı kesik, külhanbeylerinden. Adam “Hayrola, nedir bu haliniz?” deyince baba başına gelenleri anlatır. Eski külhanbeyi küplere biner, “Ne demek kızı vermezler! Gelin benimle” diyerek aileyi peşine takar.
Tekrar eve gelirler. Daha içeri girmeden eski külhanbeyi kapıdan bağırır, “Heyyt ulan falan filan! Çık dışarı!” Çingene baba koşar gelir, “Buyur beyim.”
Külhanbeyi bağırmaya devam eder, “Bre deyyus! Ulan senin kara-kuru kızını istemişler. Nasıl vermezsin lan?”… Çingene baba anında yelkenleri indirir: “Vermemek ne haddimize beyim ama böyle usulünce istemediler ki!”
Demek ki bazen, karşıdakinin anlayacağı dilden konuşmak gerekiyor…
***
Bir köy camisine cuma namazına o hafta sadece bir kişi gelmiş. Halbuki hoca da o gün vaaza çok iyi hazırlanmış. O tek kişiye sormuş, “Ne dersin, vaaz vereyim mi?” Köylü, “Valla hocam, ben cahil adamım, sadece hayvancılıktan anlarım. Ama şunu bilir şunu derim, bir yerde bütün atlar kaçmış, biri kaçmamışsa ona yem vermezlik de etmem.”
“Haklısın” demiş hoca ve başlamış anlatmaya… Oldukça teferruatlı vaaz yaklaşık 45 dakika sürer. Vaaz sonrasında ‘Nasıl’ demiş hoca, ‘Vaazı beğendin mi?’ Adam, “Dedim ya hocam, ben cahil adamım. Sadece hayvancılıktan anlarım. Kaçmayan bir atı beslerim ama bütün yemi de o ata verip de atı çatlatmam be hocam!!”
***
Biz de okuru çatlatmadan son bir anekdot ile yazıyı bitirelim.
Büyük kayıplar verilerek kazanılan zaferlere ‘Pirus’ örneği verilir. Pirus zaferi, kazanan üzerinde o kadar yıkıcı etki oluşturan bir zaferdir ki, bu durum neredeyse bir yenilgiyle eşdeğerdir.
Bu deyim, Makedonyalı Pyrrhus’un sözüne dayanır. Pyrrhus, M.Ö 279’da Asculum Muharebesi’nde Romalılara karşı zafer kazanmasına rağmen, ordusunun büyük kısmı tahrip oldu ve bu durum ordusunun sonunu getirdi.
Pirus’un zaferi, “Dayı tamam yendin, zafere ulaştın da, kimse kalmadı ki.. Senin tüm adamların bitti, Romalıların ise sadece buraya, savaş alanına gönderdikleri telef oldu.” denilen olaydır. Mezar taşına “Hastayum, hastayum dedim, inandıramadum. Haçan şimdi n’oldi?” diye yazdırıp haklı çıktığını duyurmak isteyen Temel’in durumu gibi…
Rahmetli Alparslan Türkeş, “Ne mozaiği ulan!” dese de bu ülke mozaik işte.. Bakın ta Roma’dan, Pirus’tan deyimler, kelimeler de geçmiş. Bir gün dilimizdeki ‘mozaik’ kelimeleri de ele alırız inşallah…























