(The Turkish Post) – H. AGAH KALENDER
Ey okur! Ramazan ayının ‘manevi iklimi’ içindeyiz. Nasıl günlerin kutsalı, haftaların ‘mübarek’ olanı, gecelerin ‘Kadir’i varsa ayların da ‘sultanı’ var. O da Ramazan…
Hicri takvime göre Ramazan. Miladi gibi sabit değil, döngü halinde. 36 yılda bir başladığı yere döner. Yani bir insan yaşamı boyunca ortalama iki kere deveran eder. Ocak ayının kolay orucunu da tutar, Temmuz’un sıcağında da ağzını kapatır.
2025’in Ramazan’ı ne Ocak kadar kısa ne de Ağustos kadar uzun, ikisinin arasında. Nispeten kolay sayılır. Cemreler düştü ama harareti arttıran sıcak günler henüz başlamadı. 30 gün baharın eşiğinde geçecek. Bayramla birlikte bahar da kendisini iyiden iyiye hissettirecek.
Anadolu topraklarında ‘oruç’ diğer ibadet ve rükunlarına oranla daha fazla kendini kabul ettirdi. İster dini ister kültürel ve geleneksel olsun ‘Ramazan ve oruç’ Anadolu’da bir başka idrak edilir.
Orucun girmediği hane neredeyse yok gibi… Ramazan davulunun çalınmadığı sokağın olmadığı gibi. Gece sahura kalkılmayan binanın bulunmadığı gibi. Din ve değerlerine uzak, kutsallara mesafeli kesimler bile ‘oruç ayının’ önünde saygıyla eğilir, ayların sultanına hürmeti eksik etmez.
Oruç tutamasa da tutamadığına hayıflanır, oruçluya imrenir. Ramazan her mahalleye, her sokağa hatta her haneye gelir.
Eskiden medyanın Ramazan gündemi saçma sapan sual ve cevaplarla ‘sulandırılırdı’. “Sakız çiğnemek orucu bozar mı?” sorusu, her Ramazan’ın bitip tükenmek bilmeyen sorusuydu. Genelde de bu soruyu oruç tutmayanlar sorardı. Yani öğrenmek için değil laf olsun diye sorulmuş bir soruydu.
Muhafazakâr kesimde ise ‘rüyet-i hilal’ tartışması yaşanırdı. Ramazan’a ‘ittifakla’ başlanmazdı. Hayır, dışarısını kastetmiyorum, içeride de ihtilaflar çıkar, oruç ve bayram ayrışırdı. Diyanet’e ve teknolojiye güvenmeyen illa da çıplak gözle hilali görmek isterdi. Güneş’in de Ay’ın da ‘hareketleri’ saniyelerle belirlenmekte. Bu tartışma da geride kaldı. İyi oldu.
İslam dünyasında bir oruç ve bayram ittifakından söz etmek kolay değil.
Suudi Arabistan ‘hilali gördü’, Türkiye ile aynı anda başladı Ramazan’a. Bu sevindirici bir gelişme. Bazı kafalardaki şüphe ve soru işaretlerini ortadan kaldırdı. Diğer siyasi ve uluslararası meseleleri geçtik oruç konusunda bile sıfatı İslam olan ülkeler ‘ittifak’ yapamaz mı? Yapması gerekmez mi? Hadi eski dönemler neyse… Ama bugün ‘dünya bir köye dönmüşken’ bu ayrışma, dinin de insanlığın da ruhuna aykırı değil mi? Alem-i İslam’da bu yıl bir ‘ittifak görüntüsü’ var.
Ramazan bir ‘rahmet ve merhamet’ ayı olarak kabul edilir. Bu ay kürsülerde, minberlerde hocalar, vaizler en çok bu iki kelimeyi kullanır.
Fakat ‘merhametsiz bir dünyanın’, ‘kalpsiz ve ruhsuz bir çağın’ mensuplarıyız. Devletlerin politikaları ‘merhamet’ çok uzak. İslam dünyasının durumu daha da vahim. Sokaklarla yönetimler arasında ‘uçurum var’. Siyasi çıkarlar her türlü kutsalın, merhamet gibi duyguların kat kat önünde. Keşke diyorum Ramazan sadece sokağa değil de saltanatlara da nüfuz etse… Lafla değil uygulama ve icraatle…
İslam dünyasının sokakları kalbi kırık, gönülleri yaralı, masum ve mazlum insanlarla dolu. Hapishaneler, zindanlar hakeza… Siyasi tutuklular, fikir ve düşünce mahpusları en fazla İslam alemindeki ülkelerde…
Neden? Yönetimlerin farklı düşünce ve fikre tahammülü olmadığı için. Yöneticiler de Ramazan ayının ‘merhametinden’ nasibini alsa… İcraatlarına ‘Ramazan ayarı’ yapsa, yapabilse… Kalplerini yumuşatsa, dillerini tatlılaştırsa… En alttan en üste Ramazan’ın merhamet iklimi her yerde hissedilse… Gazze’nin gözyaşları dinse… Afganistan’da çocuklar gülse… Çocuklar analarına kavuşsa…
Biraz siyasete kaydım galiba… İnsan bu, ne kadar uzak dursa da gördükleri karşısında sessiz kalamıyor.
İslam dünyasının içler acısı halini hatırlamadan, hatırlatmadan Ramazan’dan söz etmek mümkün mü? Kardeşinin acısını hissetmeyen bir kalbin selim ve salim olduğunu kim söyleyebilir? Bir yerde kanayan bir yara varsa, orada veya daha uzaklarda huzurdan söz edilebilir mi? O yarayı dindirmek gerekmez mi? ‘Çifte yada kamçı’ yeme pahasına… Bu duyarlılığın sadece şiiri mi söylenecek? Hayata bir duruş olarak yansımayacak mı?
Evet, ey okur! Uzaklarda değil, hemen yanı başında ‘kanayan bir yara’ var. Dikkatlice bakarsan sen de göreceksin. Duvarların arkası ‘Ne görebildi kimse, ne anlayabildi beni’ diye feryat edenlerle dolu.
Mazlum, masum her yerde… Gazze’de, mahallede… Kalpler mahzun, yara bere içinde; gönüller, yürekler buruk. Boşalan sadece cüzdan değil, vicdan aynı zamanda. Ramazan ayının muhasebesini yaparken kalbine bir dön bak, vicdanını yokla yerinde mi diye…
Bilmem, derdimi anlatabilmekte miyim?
Ben her Ramazan’da, taa gençlik yıllarımda dilime pelesenk olan o şiiri hatırlarım, hatırlatırım; “Üzüm kurusuyla açılmış oruç / Başına çiğ yağmış namaz / Bu fırtınanın önünde / Bunlardan başkası duramaz… Getirin bütün savaşları getirin / Tarihin özünü yakın denizde / Yalvarış seslerini biriktirin / Akıtın bu fırtınanın önünde… Kur’an sayfalarından inen / Büyük melekler ordusu / O gencin önünde arkasında / Yürürler bu kadim fırtınaya doğru…” Rahmetli Sezai Karakoç’un şiir bu. Zihnime kazındı adeta.
‘Yalvarış seslerini biriktirmek’ ne güzel ifade. Anadolu’da yıllar içinde ‘ne feryatlar, ne acılar, ne gözyaşları birikti’ farkında mısınız acaba? Müslüman olmak ‘farkında olmayı’ gerektirir, zorunlu kılar.
Yoksa Akif’in dediği gibi “Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile / Âlem aldatmaksa maksad, aldanan yok nafile / Kaç hakiki Müslüman gördüyse hep makberdedir / Müslümanlık, bilmem amma galiba göklerdedir” faslında mısın? Galiba öyle…

Karakoç’un her Ramazan kapağını açtığım kitabı var elimde, ‘Samanyolu’nda Ziyafet’ diye. Oruç ve Ramazan yazılarını bir kitapta toplamış. İlk yazısının tarihi 1962… Yeni İstiklal’de yayınlanmış. Son yazısı Ekim 2004 tarihli. Karakoç’un edebi yönünü hatırlatmaya gerek yok. Ayrıca kelimelerinde, cümlelerinde ‘ruh’ da vardır. Yazıların tarihi eski olabilir fakat yazdıkları ölümsüzdür. Eskimeyen yazılardır yani.
Karakoç daha ilk yazısında “Gerçek zaman oruçladır” diye yazar; “Oruç insanın katıldığı her yıl bir ay katıldığı bir ruh şölenidir. Üstün insanların davetlisi olduğu bir tabiatüstü ziyafet, bir gök sofrasıdır. Yani Samanyolu’nda ziyafet…”
Bu satırları yazabilmek için akıl yetmez, kalp ve ruh da gerekir. Karakoç her kelimeyi duyarak, hissederek yazmış. Bir ziyafet tadında…
İşte 1967 yılında Babiali’de Sabah’a yazdığı yazıdan bir bölüm; “Oruç belli belirsiz bir hilalle birlikte, her yıl bize gelen bir medeniyet, şuurlandıran bir armağan, bir peygamber armağanı, bir diriliş mucizesi, inkar karanlığında kıvrananlara bir azap ve korku, aydınlığa doğru koşanlara ve susamışlara bir umut ve bir muştu, dünyaya inen bir arş aşısı, vakte gelen ilahi bir sahife, kalbe yaklaşan bir teselli ve bir güven, rızkı saran bir ışık ve berekettir. Yüksel şerefelerden bir kere daha, ey 20. yüzyıl akşamlarında bir ahir zaman havarisi gibi gelen kutlu otun akşam ezanı. Yüksel bir kere daha ey âhir zaman ezanı…”

Bu yazıda en azından bir kitabı da tanıtmış oldum. Kütüphanenize zenginlik katacağı muhakkak.
İçinde ‘bin aydan daha hayırlı’ olan Kadir Gecesi’ni saklayan Ramazan’ın kırık gönüllere, ıstıraplı yüreklere huzur getirmesi temennisi ile… Kanayan yaraların ve gözyaşlarının dinmesi dileği ile… Masum ve mazlumların yüzlerinin gülmesi duası ile…
























