(The Turkish Post) – H. AGAH KALENDER
Ey okur! Ben kıştan şikayetçi değilim. Sokakların karla kaplanmasını ‘beyaz felaket veya kabus’ olarak görmüyorum. Benim zamanımda ‘kar yağdı’ diye okullar falan tatil olmazdı. Bacak kadar boyuyla bir metreyi bulan kardan yol açarak derse giden kuşaktanım. Ve de sobayı sınıflarda odununu öğrencilerin getirdiği mektepte okudum. Benim çocukluğumda kar hiç olumsuzlukla anılmazdı. Kılık, kıyafet bolluğu da yoktu. Bot nedir bilmezdim. Şartlar ağırlaşır, yaşam zorlaşırdı ama asla hayat durmazdı.
Gayrı eski kışlar yok. Her şey gibi mevsimler de bozuldu. Saçları ağaran yaşlı dünyada yerli yerinde sağlam ne kaldı ki… Günlerce kalkmayan karları ara ki bulasın… Bu yazıya otururken baktım İstanbul’da ‘kar alarmı’ haberleri manşetlerdeydi. Meteoroloji uyarı üstüne uyarı yapıyordu. Saat verdi, bölge bölge kar yağışının gözleneceği yerleri duyurdu. Allah’tan yarı yıl olduğu için ‘okullar tatil olacak mı?’ merakı gündemden düştü. Yoksa kar ile tatil kelimelerinin birlikte anılması can sıkıcıydı.
Medyada sık rastlanan ‘kar, kış kıyamet’ ifadesinden de pek hoşnut değilim. Bembeyaz kara bu kadar olumsuz anlam yüklenmemeli… Kar ve yağmur Anadolu coğrafyasında kesinlikle ‘doğal afet’ değil. Bu muamele yanlış. Nerede kaldı, bereket ve rahmet boyutu…? Yağmur ıslatır, kar üşütür. Önlemini almak insanoğlunun elinde. Acaba kara, kışa kötü bakıldığı ve haksızlık yapıldığı için mi mevsimler bu kadar kurak geçiyor? Barajlar, pınarlar suya hasret… Niye olmasın? İstenmezse bereket de başka diyarlara gider.
Ben bugün biraz ‘kar güzellemesi veya romantizmi’ yapmak istiyorum. Bilesin ki ey okur, yazarınız konu kıtlığı çekiyor falan değil. Birkaç gün önce kelebekler gibi kar tanelerinin uçuştuğunu görünce kendimi sokaklara attım. Saatlerce yürüdüm. Yüzüme vuran kar tanelerinin dayanılmaz hafifliğini yaşadım. Beyaz kar tanelerinin arasında kayboldum. Dudaklarımda ıslık, dilimde, şarkılar, şiirler… Kar gün boyu yağdı. Ertesi güne bir şey kalmadı. Ama okullar tatil edildi.
Orhan Pamuk’un Kar romanını okudunuz mu? Yayın tarihi epey eski… 2002’de okuyucuyla buluştu. Henüz Nobel almamıştı Pamuk. Ama Nobel yolculuğunun başladığı belli oluyordu. Soğuk karlı bir kış günü okuduğumu hatırlıyorum. Roman karın mekanı Kars’ta geçer. Şehir ve tabiat değil kitabın odağında siyaset var. Kahramanın adı ilginç; Ka… R’si eksik. 90’lı yılların siyasi ortamını yansıtır. Ka, Almanya’da sürgündedir, ülkesi ve kendisini yeniden keşfetmek için karlar altındaki Kars’a doğru yola çıkar. Eğer Doğu Ekspres’iyle bu şehre gitme imkanınız yoksa sayfaların arasında özleminizi giderebilirsiniz.
Lise yıllarından Cenap Şahabettin’in ‘Elhan-ı Şita’ şiirini hatırlayanlarınız olacaktır. Biraz ağdalı bir dil… Şahabettin bir kış manzarası çizen ressam gibi yazmıştır şiiri… Kar tanelerini uçan kuşa benzetir. “Bir beyaz lerze, bir dumanlı uçuş / Eşini gaib eyleyen bir kuş gibi kar…” diye başlar anlatmaya… Biraz sadeleştirerek söyleyecek olursak; “Geçen ilkbahar günlerini arar / Ey kalplerin çılgın nağmeleri / Ey güvercinlerin ilahileri / O baharın işte budur yarını geleceği / Kapladı derin bir sessizlik her yeri / Karlar ki sessizce ağlar…”.
Kar düşerken niye ağlasın? Beyaz elek kanadının tüyü değilse eğer… Düşerken ölen kelebekse o başka… Şair de duyguların her ikisi de var. Hayır, bu benim favori şiirim değil. Pencereden uçuşan kar tanelerini seyrederken bu mısraları hatırlamam. Bilirim sadece… Sizi de haberdar etmek istedim. Karı görünce dudaklarıma pelesenk olan favori şiirim var elbette… Yahya Kemal’den… Adı, ‘Kar Musikileri’… Her iki şairin de şiirlerine musiki ismi vermesi ilginç… Şahabettin Elhan- Şita, kış nağmeleri demek…
Yahya Kemal kışları çetin geçen Varşova’da büyükelçidir. Şairliğinden vazgeçmiş değil. ‘Kar Musikileri’ şiirini Varşova’da 1927’lerde kaleme aldı. Ona bu şiiri yazdıran atmosferiyse şöyle anlattı; “Varşova`da elçilikte bulunduğum bir akşam odamda çalışıyordum. Dışarıda kar yağıyordu. Orada kar başladı mı günlerce aylarca durmadan yağar. İnsanda bin yıl sürecek bir yağış tesiri bırakır. Bir kuytu manastırda koro halinde söylenen dualar gibi gamlı ve bir erganun ahengi insanda ne tesir yaratıyorsa orada yağan karın öyle hüzünlü ve devamlı bir sesi vardır… Kar Mûsikîsi işte bu atmosferin ürünü…”
Al işte kardan hüzün çıkaran bir şair daha… Sorun değil, hüzün ile romantizm kardeştir. Şiirin ilk beyti şöyle; “Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu / Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu…” Dinmeyecek gibi yağan kar şaire bin yıl duygusunu fısıldamış. Bir bakıma şeb-i yelda, en uzun gece yani. Yahya Kemal’in ‘şeb-i yelda’sı beyaz ve karlı bir gece… “Bir kuytu manastırda dualar gibi gamlı / Yüzlerce ağızdan koro halinde devamlı…”. Kuytu manastırını anladık diyelim, dua niye gamlı olsun? Günah yüklü olduğu için mi? Yahya Kemal’in kelime seçkini bir şair olduğunu bilmeyen yok. Rindlerin Ölümü şiirinde ‘Ve serin serviler altında kalan kabrinde…’ mısrası için 19 yıl bekler. ‘Karanlık servi’ diye yazmış fakat içine sinmemiştir. Sonra ‘serin’ kelimesini bulur.
Kar Musikileri’nin geri kalan bölümünü de okuyalım mı; “Bir erganun âhengi yayılmakta derinden / Duydumsa da zevk almadım İslav kederinden / Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta / Tanburi Cemil Bey çalıyor eski plakta / Birden bire mesudum işitmek hevesiyle / Gönlüm dolu İstanbul’un en özlü sesiyle / Sandım ki uzaklaştı yağan kar ve karanlık / Uykumda bütün bir gece Körfez’deyim artık…”. Beğendiniz mi? Ezberlense yeri… Bir musiki gibi… Kelimeler, mısralar bir nağmeden farksız. Gece kar yağarken şair kadar coşku ve cezbeli olmasa da daha düşük dozda kim benzer duyguları yaşamıyor ki…
Başka şiirler de var kar üstüne yazılmış… Nazım Hikmet, Sezai Karakoç, Erdem Beyazıt… Hemen her şairin bir kar şiiri var dense yeri… Beyazıt ‘Kar Altında Hüzün Denemesi’ başlığını atmış; “Dünyanın en uzun hüznü yağıyor / Yorgun ve yenilmiş insanlığımızın üstüne / Kar yağıyor ve sen gidiyorsun / Ağlar gibi yürüyerek gidiyorsun / Belki bulmağa gidiyorsun kaybettiğimiz / O insan ve tabiat çağını / Dön bana ve dinle / Kuşlar uçuşuyor içimde…” Nazım’dan da birkaç mısra olmazsa eksik kalır; “Lambayı yakma bırak / Sarı bir insan başı / Düşmesin pencereden kara / Kar yağıyor karanlıklara / Kar yağıyor ve ben hatırlıyorum / Kar… / Üflenen bir mum gibi söndü koskocaman ışıklar / Ve şehir kör bir insan gibi kaldı / Altında yağan karın…”
Film ve diziler de var karın başrolde olduğu… Yıllar önce ‘Hakkari’de Bir Mevsim’ filmini izlemiştim. Yine ‘Katırcılar’ da karlarla kaplı sınır boyunda geçer. ‘Kar Kardeşliği’ diye gerçek hayattın uyarlanan filmi izlediniz mi? Tekrar çekildi. 1972 yılında bir ragbi takımını Şili’ye taşıyan uçak And Dağları’nın doruklarında düşer. 45 yolcudan sadece 29’u sağ kurtulur. Gelen giden yok… Bir süreden sonra arama çalışmalarına son verilir. Hayatta kalma mücadelesini anlatır film. Kurgu ve masal değil. Gerçek bir öykü… Kar hem felaketleri olur hem de kurtuluşları…
Keyifle izlediğim Norveç Oslo’da geçen bir diziden de söz etmek isterim. Adı ‘Lilyhammer’… Mizahı yönü de eksik değil. Kış ve kar manzaraları olağanüstü… Hikaye derin… Bir mafya babası Amerika’dan Norveç’e kaçar… Soğuk kış gecelerinde izlenmeye değer.
Evet, Ey okur! Size daha kar şarkı ve türkülerinden söz edecektim. Bana ayrılan yer doldu. Nilüfer’den ‘Kar Taneleri’ şarkısını dinlemenizi öneririm. Sözün özü kar hem saflığın sembolü hem de rahmet ve berekettir. Öyle ‘doğal afet, kıyamet’ diyerek kem gözle bakmamak ve asla küstürmemek lazım. Yokluğu felaket olur sonra… Barajlar dolmaz, akarsu ve nehirle yatağına kırgın kırgın akar…























