(The Turkish Post) – H. AGAH KALENDER
Ey okur! İşte yine karşınızdayım, bir yanda Ramazan’ın manevi iklimi diğer yanda savaşın acı yüzü… Klasik medyadan, sosyal mecra ve internete kadar her yer ‘savaş haberleri ve yorumlarıyla’ dolu. Bu ortamda nasıl kendi gündemimi yazabilirim. Geçen hafta ‘Üçüncü Dünya Savaşı’nın ayakları seslerini duyuyorum’ diye yazdım. İran savaşını bir yeni bir dünya savaşına benzetenler var. Meclis’te bir siyasetçi ‘Üçüncü Dünya Savaşı’nın taşları döşeniyor’ tespitini yaptı. Pek haksız da değildi.
Bu şartlarda kitaplardan söz açsam, 9 – 12 Mart olaylarını hatırlatsam, artık sonuna yaklaştığımız Ramazan’dan, ‘Bin aydan daha hayırlı olduğu’ bildirilen Kadir Gecesi’nden dem vursam, tüm şarkı ve türküler savaş üzerineyken ‘hariçten gazel okumuş’ gibi olmam mı? Onun için yine gündemin esiriyim, hayatımıza ve dünyamıza kabus gibi çöken savaşın değişik boyutlarına dikkat çekeceğim. Ama yazıyı terk etmeyin belki gözünüzden kaçan bazı ayrıntıları bilme fırsatı bulursunuz.
‘Bilmek’ deyince birkaç gün önce okuduğum bir yazıyı anımsadım. Tanıl Bora ‘Öğrenme Korkusu’ diye yazmıştı. O da şair Murat Mungan’dan öğrenmiş. İlk paragrafını birlikte okuyalım mı; “Sofofobi, öğrenme korkusu. Mungan şöyle açıyordu meramını: “İnsanımız diye nitelendireceğim bu genel özne, bilmek, öğrenmek, hatta çoğu zaman gerçekleri bile anlamak ya da öğrenmek istemez. Duyduğu, işittiği kadarı yeter ona. ‘Fazla bilmek iyi değildir,’ der. ‘Fazla düşünmek iyi değildir,’ der. Öğrenmekten, adeta ölüm gerçeğiyle yüzleşecekmişçesine korkar. Onun, idare edebileceği kadar kanaatlere, üstünkörü fikirlere, kalabalıklarla arasında genel uyumu bozmayacak beylik sözlere ihtiyacı vardır.”
Bakın daha yazının başında yeni bir kavram öğrendik bile… Bilgi dağarcığınız biraz daha zenginleşti. Ne diyordu İsmet Özel; “Sözlerimin anlamı beni ürkütüyor / Böylesine hazırlıklı değilim daha / Bilmek… / Bu da ürkütüyor / Gene de biliyorum / Kapanmaz yağmurun açtığı yaralar çocuklarda…” Evet, bilmek öğrenmek yaşam konforu üzerinde olumsuz etkiye neden olabilir. Cahillik hem cesaret verir, hem mutluluk… Ama bilmekle de mükellefiz. İlk emir neydi? ‘Oku…’ Okumak beraberinde bilmeyi ve öğrenmeyi getirecek. Ürkütse de korkutsa da öğrenmek ve bilmek zorundayız. Bu alemde konfora yer yok. Sürgün diyarı burası…
Evet, savaşta bir hafta geride kaldı. Trump ‘4-5’ hafta sürer demişti. Görünen o ki haftalar değil aylara yayılacak gibi… İran ağır darbe aldı. Dini lider Hamaney ilk kurbanlardan… Yerine henüz biri seçilemedi. Çünkü onun da savaşın hedeflerinden olacağı açık. Tahran yönetimi İsrail ve ABD üslerinin bulunduğu komşu ülkeleri füzeyle vurdu. Savaşın sahası İran topraklarının dışına çıktı. Anadolu topraklarına doğru ilerleyen bir füze NATO tarafından Hatay’ın üzerinde düşürüldü. Türkiye için tehlikenin ne denli yakın olduğu ortaya çıktı. Nahçıvan Havaalanı isabet aldı.
Hatay ve Nahçıvan bir kaza mıydı? Bilinçli bir hedef mi? Yoksa ateşin içine Türkiye ve Azerbaycan’ı da çekmek için ‘provokasyon’ mu? Tahran yönetimi alttan alan tansiyonu düşürmeyi amaçlayan açıklama yaptı. Nahçıvan ve Hatay füzesini inkar etti. Savaşlar propaganda üzerine kuruludur. Yalan bilgi kasıtlı olarak dolaşıma sokulur. Bazı sonuçlar silahla değil, iletişim ve propagandayla alınır. İsrail ve ABD’nin bu konularda ne kadar mahir olduğunu bilmeyen yok. İran da pek masum sayılmaz. İki dünya savaşı görmüş W. Churchill’e atfedilen bir söz var; “Gerçek postallarını giyene kadar yalan dünyayı üç kez dolaşır”
Ramazan’da ‘dünyanın bir imtihan yeri’ olduğu gerçeği daha çok hatırlanır. Peki, kurumsal olarak İslam dünyası, fert olarak Müslüman bireyler ‘savaşla imtihanı’ verebildi mi? İran savaşının acı ve gerçek yüzünü algılayabildi mi? Yoksa ‘bilgisayar oyunu’ izler gibi ekran başında olup biteni ruhsuz biçimde mi seyretti? Masum ve mazlumlar için ‘dua’ elbette olmazsa olmaz… Ama önce bilinç… Ve savaşa karşı tavır. Kamuoyunda ‘Cübbeli Ahmet’ diye bilinen birinin İsrail hakkında söylediği şu sözlere rastladım; “Toplum olarak da haddimizi bilelim çok da Yahudilerle arayı açmaya gelmez. Bir Merkez Bankası’nı batırır, zaten ekonomimiz bozuk. Ondan sonra ne yiyeceksin, ne içeceksin…”
Bu sözleri yeni mi bilmiyorum. Savaş sırasında mı söyledi, yoksa daha önce mi? Biraz araştırdım, öğrenemedim. Medyada özellikle sol kesimde epey yankılandı, haber oldu, üzerine yorumlar yazıldı. Bir düzeltme veya revize göremedim. Söz konusu kişi oldukça medyatik… Sesini ve mesajını duyurmakta zorluk çekmez. Sessizliği ikrardan olmalı. Allah’a ve ahirete gerçekten, canı gönülden inanan biri ‘İsrail’i kızdırmayalım, sonra ekmekten, sudan oluruz’ diyebilir mi? Sanki rızkı veren İsrail… Sıradan biri değil, sembol bir isim… Televizyon programları reyting rekorları kırıyor. Kalabalık gruplara konuşuyor. İşte Müslümanların vaziyeti bu…
Peki ‘devletler düzeyinde’ durum nedir? ABD ve İsrail’e söz ve politik duruşla ‘dur’ diyebilen bir ülke çıktı mı? ‘Savaşa karşıyız’ gibi beylik ve soğuk cümlelerin bir hükmü yok. ABD ve İsrail’in başkentlerinde yankılanacak ve her iki ülkenin de canını sıkacak bir çıkış duyan oldu mu? Mısır, Suudi Arabistan… Biraz daha hallice de olsa, diplomasi kanallarını açmak için yoğun çaba sarfetmiş de olsa Türkiye’yi de katmak zorundayız. Acı ama gerçek İslam dünyasından bir İspanya çıkmadı? İspanya Gazze konusunda da Türkiye ile birlikte İsrail’e en sert tepkiyi gösteren ülkelerden biriydi. Filistin’i tanıdı.
Savaş başladıktan sonra İspanya Başbakanı Sanchez “İran’a saldırıyı onaylamıyorum… Hukuksuz bu…!” dedi. “ABD ve İsrail’le birlikte değiliz” dedi. Ve ülkesinde konuşlanan Amerikan savaş uçaklarının alınmasını istedi. Savaşa karşı çıkmakla kalmadı, bunu somut politikaya da dönüştürdü. Ve en asil ve onurlu duruşu sergileyen ülke oldu İspanya… Ne eğer varsa İslam Dünyası ne de Müslüman bireyler savaşla imtihanından alnının akıyla çıkamadı. Bir İspanya kadar olamadı. Söz, tavra dönüşmedi. Üzülerek söylemek zorundayım, uluslararası camia ve kamuoyunda bir Müslüman ahlakı gelişmediği gibi bir Müslüman tavrı da söz konusu olmadı.
Abdurrahman Dilipak’ın köşe yazısında gördüm. Rus düşünür A. Dugin Ağustos ayında bir tespitte bulunmuş. Acı gerçeği yüzümüze fena çarpmış. Bugün tablo aynen bu şekilde… Tespit tam isabet… Herkes bu gerçeğin farkında… Fakat İslam dünyasının derin uykusundan uyanmaya, titreyip kendine gelmeye niyeti yok. Dugin’in sözleri aynen şöyle; “İsrail’in saldırganlığı karşısında İslâm ülkeleri ne yazık ki sanki hiç var olmamış gibi suskun ve silik birer gölgeye dönüşmüşlerdir. Bugün ortaya çıkmıştır ki, meydan okur gibi böbürlenenlerin bütün kudreti, yalnızca Washington’un emirleriyle masumların kanını dökmekten ibarettir. Dünya, İslâm’ın bu kadar açık, bu kadar çıplak bir aşağılanışına asırlardır tanıklık etmemişti. Bu zillet utanç vericidir, bu manzara kahredicidir!”
Haksız mı Rus Dugin? Son 10 gününe girmekte olduğumuz Ramazan’ın manevi atmosferi içinde… Dünyanın ve Müslümanların hali pürmelali üzerine düşünmek gerekmez mi? Kitapta sıkça tekrarlanan “Düşünmüyor musunuz, akıl etmiyor musunuz?” uyarıları bugünler için de değil mi? Yoksa Mungan’ın dediği gibi herkesi bilme ve öğrenme korkusu ve fobisi mi sardı? Oysa retorik ne güzeldi, ne şiirler, ne makaleler yazılmıştı. Hayaller, rüyalar bambaşkaydı, gerçekler ise çok acıydı.
Erdem Bayazıt ne güzel söylemişti; “O ışık ki düşer bir zenci yüreğine / Birden aydınlık kazanır zulme uğramış bütün yürekler / Onulmaz Hint ağrısına, tükenmek Çin sancısına / İsyanın Macarcasına, ezilmenin Çekoslavakyacasına / Yanmanın Polonyacasına, direnmenin Vietnamcasına / Gerillanın Arapçasına / Yetişecek elbette benim müjdeci sesim…”. Keşke şair onurun, asaletin Müslümancasına da diyebilseydi. ‘O ışık’ dünyayı aydınlatmaktan çok uzak. İnsanoğlu tarihin en karanlık günlerini yaşıyor. Işığa hasret… Ama nerede? O ışık süvarileri…?
Ey okur! Bilmem derdimi anlatabildi mi? ‘İmtihan içinde imtihan’ yaşadığımızı hissettirebildi mi? Savaştan yola çıkarak düşüncelerimi paylaştım sizinle… “Savaşa girdin kalbim bin yara aldı beni / Ne denli acı varsa aradı buldu beni / Yine seni özlemek birikti dağ gibi / Ve yürüdü üstüme altına aldı beni / Bir katılık döşenmiş upuzun bulvarlara / Adım atar atmaz bir donma aldı beni / Böyle çıktım alana ve yürüdüm yürüdüm / Ne görebildi kimse ne anlayabildi beni…”
























