(The Turkish Post) – H. AGAH KALENDER
Onun için ‘tarihi sevdiren adam’ dendi. Bu cümle gün boyu sosyal medyada yankılandı. Çok iddialı bir ifade… Fakat gerçek payı da yok değil. Tamam, tarih akademide, üniversitede öğrenilen bir disiplindir. Büyük amfi salonlarında konularının ‘üstadı’ olmuş Halil İnalcık gibi hocaları dinlemek, üniversite sıralarında dirsek çürütmek ve kütüphanelerde tozlu, küf kokan belgelerin arasında derin araştırmalar yapmak gerekir.
Peki sonra…? Tarihi vesikayı kamuoyuna nasıl duyuracaksın? Yarım sayfayı bulan uzun ve ağdalı kelimelerle süslenmiş akademik bir dille mi? Meraklısı dışında kim okur bunu? Kim okudu bugüne kadar? Sadece tarih eğitimi alan öğrencilere mi hitap edeceksin…? Peki ‘sokaktaki adam’ ne olacak? Onun tarih merakı yok mu? İlla tarihi öğrenmek için akademik eğitim mi alsın? Mümkün mü bu? Tarih amfinin dışına nasıl çıkacak?
Onca emek onca çaba dört duvar arasında veya tuğla gibi kitapların sayfalar arasında kaybolup gitsin mi? Tarih hayatın bir parçası… Anadolu gibi zengin bir coğrafyada yaşayanlar aynı zamanda ‘tarihin de çocukları’ değil mi? Bu toprakların altı üstü tarihle dolu… Denizi de öyle… Daha yeni keşfedilen Göbeklitepe’ye ‘tarihin başlangıcı’ diyenler var. Bırakın arkeolojik araştırmaları inşaat kazılarından bile tarih fışkırıyor.
Evet, İlber Ortaylı ‘popüler tarihçiydi’. Ekranların sevilen ismiydi. Her eve misafir oldu. Ve başköşede ağırlandı. Huysuz bir ihtiyardı belki ama sempatisinden zerre yitirmedi. Kiminin tonton dedesi kiminin hocası… Çok bilen miydi? Her şeyi bilen mi? Zaman zaman bir çok bilen oldu, bazen de her şeyi bilen… Karşısındakini ‘cahil cühela’ diye küçümsedi. Kesinlikle kasıntı biri değildi. Kendisini ağırdan satan bir molla ve kibir abidesiyse hiç değildi.
‘Cahil’ derken, tafra yaparken bile sempatik bir yanı vardı. Onun için çok sevildi. Ekranların aranan isimlerinden oldu. Programları reyting rekorları kırdı. Burada Murat Bardakçı’nın ismini de zikretmek gerekir. En çetrefilli tarihi olayları gazeteci üslubuyla okuruna aktarmasını bildi Bardakçı. Medyaya yeni bir soluk ve heyacan getirdi. İlber Ortaylı gibi isimleri milyonlarla tanıştırdı. Sonradan bayrağı Fatih Altaylı aldı.
Üniversitede ders anlatır gibi konuşan ciddi bir hocanın alıcısı olur mu? Kim izler akademik üslup ve içerikteki bir tarih programını…? Rakam ve isimlere boğulmuş anlatıya kim kulak verir. Dandanakan Savaşı sadece tarihinden 1040 yılından mı ibarettir? Ortaöğretimdeki tarih dersinden geriye ne kaldı? Soğuk ve sıkıcı dille yazılan müfredat sevdirdi mi tarihi? İlber Ortaylı’nın tarihi ‘popüler’ hale getirdiği doğru…
Neylersin ki içinde yaşadığımız çağ bu. Her şey pazara, piyasaya düştü. Hatta panayıra… Marifet de iltifata tabii… Müşterisi olmayanın meta zayidir. Ortaylı ‘zamanın ruhuna’ uygun davrandı. Çağın gereğini yaptı. İzleyicisine nasıl hitap edeceğini bildi. Sokağın dilini yakaladı. Nabza göre şerbet vermesini bildi. Yeri geldiğinde de ‘acı ilacı’ esirgemedi ama… Yoksa piyasada bu kadar tutunması mümkün müydü?
İlber Ortaylı imzası taşıyan çok kitabı var piyasada. Kimisi akademik eser, kimisi popüler kitap… 19. Asrı anlattığı “İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı” en önemli eserlerinden biri. 1983’te yayınlandı. Ve fakat o bazı kariyer eserlerine rağmen yazan bir tarihçi değildi. Peki neydi? Konuşan bir tarihçiydi. ‘Tarih vaizi’ gibi bir şey… Onun için kürsü, ekrandı. Bazen de konferans salonları veya söyleşi mekanları… O kadar çok konuştu ki… ‘Yazmaya fırsatı bulamadı’ dense yeri. ‘Önce kelam vardı’. Söz yani… Ortaylı için kelam, kalemden önce geldi.
Yazdığı kitapların çoğu konuşmalarından metne aktarıldı. Konferans, röportaj, nehir söyleşisi veya televizyon programlarını kitaplaştırdı. Kendi tercihi miydi? Yoksa çevresinin ve yayıncılarının ısrarı mı? Her ikisi de olsa gerek. ‘Hayır, olmaz!’ diyebilir, direnebilirdi. ‘Ağır ol molla desinler’ makamında durabilirdi. Konuşmanın, yazı gibi disiplini olmaz. Hele söyleşilerin… İçeriği soru ve konuklar da etkiler…
Ben de İlber Ortaylı’nın kitaplarını dağınık ve özensiz bulanlardanım. Bir katı akademik disiplin aramıyorum ama biraz daha derli toplu olabilirdi. Konuşmaları kitaplaştırırken gözden geçirmemesi mümkün değil. Üslup ve içeriğini daha iyi düzenleyebilirdi. İnce ve titiz işçilik yok. Biraz üstünkörü… Peyami Safa’nın para için farklı isimlerde yazdığı romanlar gibi… Ortaylı’nın maddi beklentiyle kitap yayınladığını sanmam. Haksızlık olur bu. Yayın danışmanları veya editörleri de zayıf demek ki…
Yazıya hızlı girdim. Fatih Altaylı’nın birkaç gün önce paylaştığı şu mesaj son demlerini yaşadığının habercisiydi; “Eğer inanıyorsanız dualarınızı, inanmıyorsanız iyi dileklerinizi kendisinden esirgemeyin.” Doktorlar için iyi bir hasta değildi. Huysuzdu, söz dinlemiyordu. Hastaneden kaçtığını bizzat kendisi anlattı, hem de gülerek. Bir ara “Ben ayağım ağrırsa önce veterinere giderim. Çünkü veteriner hem atı, hem ineği, hem koyunu, hem köpeği tedavi eder. Yani birçok farklı canlıyı bilir. Bizim doktorlar ise sadece bir organla uğraşır.” ‘Bunu söylerken gerçeği mi ifade etti yoksa espri mi yaptı?’
Çok geçmeden ‘entübe edildiği’ haberi düştü medyaya… Eyvah… Bu tıp dilinde ‘öteye yolculuk’ başlamış demektir. Ve kara haber geldi. Tez duyuldu, anında sosyal medyaya düştü. Son nefesini vermişti İlber Ortaylı… 78 yıllık bir ömür… Avusturya’da başlayan fırtınalı hayatı, İstanbul’da bir hastane odasında son buldu. Kırım kökenli… Tatar… Bir Nazi kampında doğdu. Babası eğitimliydi. Annesi de öyle… Üç dilin konuşulduğu evde büyüdü. Aile kültür ve fikir olarak besledi; “Vallahi okulda olmadım tarihçi. Tarihçi evden olunuyor… Ben tarihçiliğin tıpkı müzisyenlik gibi, doğadan geldiğine inanıyorum. Merak, hafıza, tamamen fıtrî bir şey. Bizde görüldüğü gibi 30’undan sonra tarih okuyup tarihçilik yapılmaz.” Acaba emeğin, terin hiç mi hakkı yok?
Buraya kadardı; sayılı nefeslerini tüketmiş, dünyadaki konukluğu bitmişti. Altaylı, son anlarını Sözcü TV’ye gözyaşları içinde anlattı; “Bir yıldır sürekli kötüye gidiyordu. Yüksek şekeri de vardı ve hiç de dikkat etmiyordu. Kendine hiç bakmadı. Ben cezaevinden çıktıktan sonra bizi yemeğe de götürdü. En son beraber bir program çektik. Bir aydır hastanedeydik. Geçen hafta pazar günü ve pazartesi günü ziyaretine gittim. Epey konuştuk dedikodu yaptık beraber. Ertesi gün benim ameliyatım vardı birkaç gün gidemedim. Ben hastaneden çıktığımda onu yoğun bakıma aldılar. Orada giderek tablosu kötüye gitti. Evvelsi gün umut verici bir şey oldu gözlerini açar gibi oldu. Ama daha sonra daha kötüye gitti ve ne yazık ki geri dönmedi…”
Mesajlar birbirine kovaladı. Toplumun her kesiminden insan ‘üzüntülerini’ paylaştı. Sanki hanesinden cenaze çıkmış gibi… Siyasetçisinden, sanatçısına ve sokaktaki insana kadar herkes üzgündü. Acı aile ve öğrencileriyle sınırlı kalmadı. Ülke sathına yayıldı. İlber Ortaylı bir ‘büyük boşluk’ bırakarak aramazdan ayrıldı. Sırra kadem bastı. ‘Alimin ölümü alemin ölümü gibidir.’ Toplum ve ekranlar da öksüz kaldı.
Eğer İlber Ortaylı’yı eleştirmek isterseniz malzeme bulursunuz. Kamuoyunun önüne bu kadar fazla çıkan ve konuşanın birinin dili sürçmemesi mümkün değil. Boşalan köylere mültecilerin yerleştirilmesini istemesi gibi… Yazdığı romanlarla Nobel ödülü alan Orhan Pamuk’a “Türkçe bilmiyor” demesi gibi… Esen rüzgarlar karşısında bulunduğu yeri kolayca değiştirmesi gibi… Duruşunda, konuşmalarında, hayatında çelişkiler aranırsa zebil miktarda bulunacaktır. Bunların her birini nazara vererek eleştirel bir yazı yazmak da mümkün. Özel hayatına dikkat çekebilirim. Ama yakışık almaz. Doğru da olmaz. Ortaylı bir evliya değildi sonuçta. Bir dava adamı da değildi. Tarihe ideolojik açıdan yaklaşmadı, tarihi bir kavga zemini ve aracı olarak kullanmadı. “Fatih de bizim, Atatürk de bizim” dedi. Toplumun kutsallarına saygı duydu. Göğsünü gere gere “Ben Osmanlıyım” dedi. Ölüm döşeğinde Atatürk’e selam çaktı.
Ortaylı’yı eleştirel açıdan okumak isterseniz Hakan Erdem’in 2008’de yayınlanan ‘Tarih – Lenk’ kitabı hoşunuza gidebilir. Ayrıca Erdem’in titiz çalışması sonucu ulaştığı Ortaylı’nın tarihçiliğini ve yazarlığını sorgulayan hususları da bilmekte fayda var. Herkesin bir Molla Kasım’ı olmalı… Sigaya çeken… Mete Tunçay’ın itirazları da kıymetli… Onu da kısa süre önce kaybettik. Bir karşı tarihçiydi Tunçay… Görmezden gelinemez. Muhsin Kızılkaya ve Yıldıray Oğur’un Ortaylı’nın çıkışları karşısında yazdığı eleştiriler yazılara da bakmanızı öneririm.
Şu cümleler Tunçay’a ait; “İlber, ne yazık ki öteden beri ‘sizin hiçbir şansınız yok, adam olmanız mümkün değil’ duygusu uyandırırdı. Onun bu hakaretamiz tutumuna rağmen bir şeyler yapabilenler de oldu tabii, ama sıradan öğrenci için ezicidir İlber’in tavrı. Dil bilmiyorsunuz, şunu da bilmiyorsunuz bunu da bilmiyorsunuz. İlber biraz kendi bildiğinden fazlasını da biliyormuş gibi yapan bir insandır öteden beri. Ne bileyim doğru dürüst Farsça bilmeden konuşmasının içinde ezberlediği uzun bir Farsça şiiri uygun bir telaffuzla okuyunca herkesin ağzı açık kalıyor ama İlber Farsça biliyor muydu o zaman? Hâlâ biliyor mu? Emin değilim.”
Ona atfedilen çok söz var sosyal medyada… Mesela şu; “Her nefis ölümü tadacaktır” ayetini bankalara ve makam koltuklarına yazmalı… Tabutlara, mezarlıklara değil…” Aynen öyle… Çok doğru. Sonuç da o da bir faniydi, kaçınılmaz akıbet onu da buldu. Ne diyelim, Allah taksiratını affetsin…!






















