(The Turkish Post) – H. AGAH KALENDER
Yaz aylarında yazı okunur mu? Ey okur! Orada mısın? Bu soru Oğuz Atay gibi oldu. Ne demişti ‘Tutunamayanlar’ın yazarı; “Ben buradayım sevgili okuyucum… Sen neredesin acaba?”. Yerinde değildi okuru Atay’ın… Kitapları okuyucusunu bulamadı. ‘Tutunamadı’ Atay. Değeri sonradan anlaşıldı. Adını büyük yazarların arasına yazdırdı. Genç yaşta yitirdiğimiz Oğuz Atay’ı severim, herkesin bayıldığı ‘Tutunamayan’ romanını sonuna kadar okuyamadım. Hocasını anlattığı ‘Bir Bilim Adamı’nın Romanı’ndan keyif aldım.
Evet! Ey okur! Orada mısın? Ben her zamanki gibi bilgisayarımın başındayım. İnsanı rehavete sürükleyen sıcağa rağmen yazı için bütün enerjimi topladım. Bir kaç gün çalıştım. Okumalar yaptım. Ne yazacağıma karar verdim önce… Bu hafta Vahdettin’in büyük kızı bahtsız sultan ‘Sabiha’yı altını çizerek, notlar alarak okudum. Mustafa Kemal’in isteyip de alamadığı ‘güzeller güzeli’ padişah kızı Sabiha… Koca imparatorluk onların üzerine çöktü. Bugün Sabiha’yı yazabilirim. Ve fakat yazarınız gündemden kendisini kurtaramadı yine. Bütün bütün güncelin esiri de değilim.
OYUNUN ÇOK ÖTESİ…
Yazarınız bir gazeteci, bir sanatçı, edebi bir yazar değil. Kendi dünyasında veya kabuğunda yaşamıyor, kapısı ve pencereleri dışarıya açık. Yazıya hazırlanırken takvime göz atıyor, haftanın öne çıkan konularına bakıyor… Ve ne yazacağına ondan sonra karar veriyor. Evet, bugünün konusu cuma günü başlayacak lig… Futbol yani… Hayatın bir parçası… Basit bir top, 22 oyuncu ve on binlerce seyirciden ibaret değil. Hem siyaseti var, hem sosyolojisi… Hem de sanata bakan yönü… Futbol sadece sahada oynanan bir oyun değil. Çok daha ötesi… Hakkında yazılmış bir külliyat var.
Fransız filozof Albert Camus’un ‘futbol oynadığını’ sonradan öğrendim. Futbola ilişkin değerlendirmeleri de ‘filozofça’… Sahada fırtına gibi esen bir oyuncu değil. Kaleci, direkler arasında yalnız bir adam… Jim White, The Telegraph’ta Camus’u anlatırken şöyle der; “Camus gibi bir filozofun kale direkleri arasına yerleşmesinde isabetli bir yan var. Yalnız, takım içinde izole olmuş, farklı kısıtlamalarla oynayan bir birey… Takımı gol atarsa kaleci bunun kendisiyle ilgisi olmadığı bilir. Ancak rakip gol atarsa tüm suç onundur. Kalede nöbet tutan Camus, pozisyonunun absürt doğası üzerine düşünmek için bolca zamana sahipti…”
Google’a sordum, ‘kaleci’ üzerine yazılmış o kadar çok kitap ismi sıraladı ki… Aralarında gördüğüm Fatih Uraz’ın ‘Kaleciyi Vurun’ kitabını heyecanla okuduğumu hatırladım. Uraz, Milli Takım’ın kalesini korudu. Talihsiz zamanlardı. İngiltere’den ‘8 gol’ yediğimiz yıllardı. Yaşar’dan sonra Fatih de 8’lik akıbetten kurtulamadı. Yaşar’ın Fatih’le kol kola “Bizim yediğimiz içtiğimiz aynıdır…” cümlesi bir espri olarak futbol tarihine geçti. Uraz kalecinin psikolojisini, oyun içindeki duygularını iyi anlatır. Bizzat yaşamış; zaferi de hezimeti de tatmış biri… Acaba şimdi nerelerde? Bir ara yurtdışına gittiğini duymuştum. Keşke yazmaya devam etseydi. Umarım kalem elinden düşmemiştir.
Peter Handke’nin ‘Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi’ kitabını nasıl unuturum? Handke, ‘Kalecinin penaltı anında duyduğu endişenin bütün bir hayata yayılmasından duyulan tedirginliği’ ustaca anlatır. Endişe anları saniyelerle sınırlıdır. Top penaltı noktasına konduktan sonra kalecide ‘endişe’, oyuncularda ‘heyecan’, tribünlerde ‘coşku’ zirve yapar. Penaltı futbolun en gergin, en kritik ve en heyecanlı anıdır. O anı kalecinin psikolojisi üzerinden okumayı kim istemez? Uraz ve Handke’nin kitaplarını okumanın tam zamanı…
Aslında ‘kalecilik’ muteber bir mevki değil. Mahallede, sokakta hiçbir çocuk kaleye geçmek istemez. Herkesin gözü topun peşindedir. ‘Golü atan’ olmak ister. Kahraman odur çünkü. Skor üzerinde gol atmak da golü kurtarmak da aynı derecede etkili değil mi? Ama atan, tutandan birkaç adım önde… Futbol yıldızları arasında kaleciler nadiren zikredilir. Pele, Maradona, Messi, Ronaldo herkesin dilinde… Peki hiç mi efsane kaleci yok? Olmaz olur mu? Sokaktaki vatandaş kaç ismi sayabilir? Kahramanlar ne yazık ki atanlardan çıkıyor… Tutanın hakkını teslim edeni ara ki bulasın.

Adnan Menderes’in futbol oynadığını biliyor muydunuz? Karşıyaka’da forvet, Altay’da kalecilik yaptığını yazar tarih… Ben forvetten çok ‘kaleciliğe’ yakıştırırım Menderes’i. Yalnız, kimsesiz ve garip bir çocukluğu var çünkü… Kale tam ona göre… Mevkisini bulmuş Altay’da… Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da futbol yılları var. Erdoğan santrfor… Eğer aile ve çevre engel olmasa, teşvik etseydi, Erdoğan adını büyük futbolcu olarak tarihe yazdırabilirdi. Siyaset geri plana düşerdi.
Albert Camus 17 yaşında futbolu bırakmak zorunda kalır. Tüberküloza yakalanır. Futboldan öğrendiklerini hayata uyarlar. Der ki “Dünyanın bana bir çok deneyim sunduğu uzun yıllardan sonra ahlak ve yükümlülükler hakkında uzun vadede en emin olduğum şeyi futbola borçluyum. İnsanlar siyasetçilere, din adamlarına ve filozoflara bakmaktansa futbol sahasının basit ahlak anlayışına baksınlar, daha başarılı olurlar. Ahlaka dair ne varsa futboldan öğrendim. Çünkü top hiçbir zaman beklediğim köşeden gelmedi…” Sadece sahada değil hayatta da çok gol yemiş bir düşünürün tespiti bu.
‘ZENGİNLER OYNUYOR, FAKİRLER SEYREDİYOR’
Şenol Güneş de efsane olmuş bir kaleciydi. İstanbul’un saltanatını yıktı. Anadolu’nun futbol ihtilalinin en önemli isimlerindendi. Sonra ‘hoca oldu’. Milli Takımı çalıştırdı. Türkiye en büyük başarısını onun liderliğinde elde etti. Hayal gibiydi… 2002’de Dünya Üçüncüsü oldu. Milli Takım bir daha o başarıya yaklaşamadı. Güneş üniversite eğitimi görmüş bir oyuncuydu. Onda da filozof esintileri var. Okula mı yoksa kaleciliğine mi borçlu bilemedim. Sormak isterdim kendisine… Güneş’in vecizelerinden biri şöyle; “Futbolu eskiden açlar oynar, zenginler seyrederdi. Şimdi ise zenginler oynuyor, fakirler seyrediyor.”
Haksız mı Güneş? Futbol safiyetini kaybetti, amatör ruh öldü, endüstriye dönüştü. Futbol takımları fabrika gibi… Bir şirket zaten… Şampiyonluk için candan ve yürekten oynamak kafi değil. Allah vergisi yeteneğinizin de olması gerekli. Yetenekli oyuncu da para demek. Galatasaray’ın Osimhen için harcanan parayla birçok Anadolu kulübü ‘takım kurar’. Neyse bu konuya geleceğiz. Ligin başlamasına daha bir hafta var. Şenol Güneş’ten devam edelim mi; “Geriye baktığımda ne ‘acabalar’ gördüm. Bugün hiçbir şey değil. Acılar çekerek geldim. 30 sene önce kaybettiğiniz, elinizden alındığını düşündüğünüz bazı değerleri pes etmeden yapıyorsanız, mutlusunuz. Benim için başarı ve başarısızlık aynı mesafede duruyor. İkisi de tehlikelidir…”. Güneş, Camus’a yaklaşmış mı ne?
Şu sözlerini de not etmiştim; “Yalan doğrudan kaçar. Güneş yalnızdır ama ışık saçar. Doğruların kaderidir yalnızlık. Kargalar sürüyle, Kartal yalnız uçar…”. Kartal dediği Beşiktaş değil de kendisi olmalı… Aslında kalabalık bir adam Şenol Güneş… Fakat o kalabalığın içinde yalnızmış meğer. Sezai Karakoç’un dediği gibi; “Sen bir mahşer içinde, en aziz yalnızlığı yaşadın / Sen başını çeviren cellatbaşının güne / Sen öyle ki sen diye diye seni anlayamayız / Şehrazat ah Şehrazat Şehrazat…”. Mahşer içinde yalnızlık hem de ‘aziz yalnızlık’ tespiti ancak bir şairin olabilir. Trabzonspor’un başındayken söylediği bir cümleyle Güneş bahsini kapatalım; “Düştüğümüz kuyu sandığımız kadar derin değil. Ama tutunmaya çalıştığımız ip çok kısa…” O kuyudan Güneş çıkamadı.
Evet, gördüğünüz gibi lige henüz giremedik, biraz Osimhen’e değindik o kadar… Oysa lig ve takımlar üzerine konuşacak, yazacak o kadar çok şey var ki… Bir mani olmazsa haftaya inşallah…
Sezonun açılışını beklerken ‘kalecilik’ üzerine yazılan o iki eserle birlikte, Simon Kuper’in ‘Futbol Asla Sadece Futbol Değildir’ kitabını okumanızı öneririm. Zihni ve ruhi hazırlıklık yapmış olursunuz.
Futbol basit bir oyun ve kesinlikle asla sadece futbol değil… Peki ‘iyi olanın’ değil de ‘iyi oynayanın’ kazandığı bir oyun mu? Cevabı üzerine düşünün…






















