(The Turkish Post) – H. AGAH KALENDER
Ey okur! Bugün yine güncelin peşindeyim. Ne yapayım, kendimi gündemden kurtaramıyorum. Bu kadar yoğun gündemin etkisi altında kalmamak mümkün mü? Dışarıya bütün alıcılarını kapatan ve kendi dünyasında yaşayanlar var elbette. Ben yapamadım, başaramadım. Bundan da çok bizarım. Güncel olaylar kafa ve ruh sağlığımı olumsuz etkiledi. Gündemin zehirli okları en hassas yerlerimden vurdu beni. Oysa romanların, hikayelerin arasında kendimi kaybettiğimi, sayfaların arasında yitip gitmeyi ne çok isterdim.
Cemil Meriç’in kitaplara kaçtığı gibi; “İnsanlar kötüydü kitaplara sığındım. Kitap bir limandı benim için. Kitaplarda yaşadım ve kitaplardaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim”. Maalesef hayatımda sakin bir limana demirlemek hiç nasip olmadı bana. Hep dalgalı sularda boğuştum durdum. Ama gemiyi batırmadım, kayalara da çarpmadım. Her defasında kıyıya çıkmayı başardım. Mı acaba… Yoksa kıyısı olmayan bir denizde debelenip duruyor muyum? Galiba ikincisi…
Teşhisi Ahmet Hamdi Tanpınar koymuş aslında; “Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkanını vermiyor…”. Tam işte bun benim yaşadığım. Ne yapayım, ben bu toprakların çocuğuyum ve hiç dinmeyen ‘Ankara gürültüleri’ zihnimi esir almış durumda… Bunca tantana arasında berrak ve dingin bir zihne sahip olmak mümkün mü? Ancak Cemil Meriç gibi hayata ve dünyaya küsmüş istisnalar olabilir. Eğer bir ses sana değiyorsa umursamamazlık edemezsin, kulaklarını tıkayamazsın…
Gelin, bugün hem gündemi hem de kitapları aynı yazıda buluşturalım. Bütün bütün sıcak gündeme teslim olmayalım. Bir sentez yapalım. Günceli kitaplarla yorumlayalım, analiz edelim. Ne dersiniz? Siz varsanız, ben çoktan hazırım. Ve fakat tekrar etmeliyim, sıkıntı ve sancım ‘konu yokluğundan’ falan değil. Masamın üzeri yazılmayı bekleyen kitaplarla dolu. Son zamanlarda izlediğim ve etkisinden çıkamadığım diziler var. Günceli ıskalamama ve bir parçası olma düşüncesi içindeyim.
Evet, tahmin ettiğiniz gibi 15 Temmuz darbe girişimini biraz konuşalım… Üzerinden 9 yıl geçmiş. Normal şartlar altında soğumaya bırakılmış olması gerekmez mi? İlk günkü sıcaklığını yitirmiş olması beklenmez mi? Hamaset ve duyguların yerini yavaş yavaş akıl ve mantık almaya başlaması lazım gelmez mi? 9 yıl kısa değil oldukça uzun bir süre… Her defasında darbelerin ikliminden birkaç yıl içinde çıkmayı başarmış bir ülke Türkiye… 27 Mayıs’ın egemenliği iki yıl bile sürmedi. 12 Eylül bir yıl dana fazla… Etkisi yıllarda devam etti tabii. Sahneden asker indi. Meydan tekrar sivil siyasete bırakıldı.
Peki 15 Temmuz’da durum nasıl? Kabul etmek lazım ki 15 Temmuz’un örneği yok denecek kadar az… Bir darbe girişimi… Kanlı bir teşebbüs… Sokaklarda ve meydanlarda 250 kurban verildi. Binlerce yaralı… Sivil siyaset ve toplum darbeye ‘kıta dur…’ dedi ve harekat ‘girişim’ olarak kaldı. Biraz 1960’lardaki Talat Aydemir’in Harbiye öğrencileriyle darbeye kalkışmasını andırıyor. Aydemir’in hareketi öğrencilerle sınırlıydı. İki defa teşebbüs etti, ikisinde de püskürtüldü. İlkinde affedildi, vazgeçmediği görülünce de ipe çekildi. Karşısında İsmet İnönü gibi bir dev vardı.
Darbelerle ilgili kitap karıştırdınız mı? Yılmaz Öztuna’nın ‘Bir Darbenin Anatomisi’ kitabıyla başlayabilirsiniz. Sultan Abdülaziz’in tahtan indirilişini ayrıntılı şekilde aydınlatıyor. Yıllar önce okumuştum ve beni çarpmıştı. Tahttan al aşağı edilen çok padişah veya sultan oldu fakat Abdülaziz’e karşı yapılan günümüz darbelerine benziyor. Bu darbe yeni bir romana da konu oldu. Ayşe Kulin ‘Her Yerde Kan Var’ adını verdiği eserde hikaye üslubuyla Abdülaziz ve ailesinin başına gelenleri anlattı. Bir roman ve kurgu fakat özü tarihi gerçeklere sadık kaldı… Kulis’e tarihçi ve gazeteci Murat Bardakçı ‘danışmanlık’ yaptı.
Cumhuriyet döneminde ‘meşru iktidarı’ hedef alan, siyaset ve olağandışı çok hareket ve girişimler var. Atatürk’e İzmir suikastı mesela… Fakat bunları ‘darbe’ diye değerlendirmek doğru değil. İlk ciddi darbe 27 Mayıs… Modern darbelerin atası… Bir cunta hareketiydi. 38 kişiden oluşan alt rütbeli subaylar yönetime el koydu. Alparslan Türkeş’in tok ve gür sesi radyolarda yankılandı. Ümit Özdağ’ın babası Muzaffer Özdağ da cuntanın en etkili isimlerinden biriydi. Her ikisi de ‘cunta içinde cunta’ faaliyetine girişti. 14 kişiydiler, yakalandılar ve yurt dışına sürüldüler.
27 Mayıs çok kitaplara konu oldu. Asker ve darbe mağduru siyasetçiler hatıralarını yazdı. Gazeteciler en ince ayrıntısına kadar darbenin anatomisini çıkardı. Neredeyse gizli bir tarafı kalmadı. Nazlı Ilıcak o gazetecilerden biri… Babası Yassıada’da yargılandı. 1961 seçimlerinde de toplum 27 Mayıs’a sandığa gömdü. Demokrat Parti’nin devamı niteliğindeki iki parti yüzde 70’e yakın oy aldı, İnönü’nün CHP’si nal topladı. İklimin dayatması sonucu, koalisyon hükümetinin başbakanı oldu. Ünlü şair Faruk Nafiz Çamlıbel Yassıada’da yargılananlardan biriydi. Şiirini de yazdı; “Bilmiyor gülmeyi sakinlerinin binde biri / Bir vatan derdi birikmiş bir avuçluk karada / Kuşu hicran getirir, dalgası hüsran götürür / Mavi bir gözde elem katrasıdır Yassıada”.
12 Mart bir muhtıraydı. Asıl hedefi ‘9 Mart cuntasıydı’. Siyaset de nasibini aldı. Hükümet istifa etti. Hasan Cemal’in bu konuda yazdıkları okumaya değer. Hem solun hali pürmelalini görmek hem de ülkenin ne tür badireler atlattığını anlamak için… Birçok sol aydın işkenceden geçti, ağır şarlar altında sorgulandı. İlhami Soysal onlardan biriydi. İlhan Selçuk bir diğeri… Ziverbey Köşkü’ndeki sorguları nice kitaba konu oldu. Sonradan şarkıya da dönüşen ünlü bir şiir o günleri anlatır. Atilla İlhan’ın ‘Sultan-ı Yegah…’ı. Bir çok kişi Nur Yoldaş’ın hayat verdiği o şarkıyı aşk nağmeleri dinler gibi dinledi. Fakat iç yüzü bambaşka…
Sultan-ı Yegah şiiri İlhan’ın 1973’te yayınlanan ‘Tutuklunun Günlüğü’ adlı kitabında yer aldı. 12 Mart muhtırasını karşı yazılmış bir isyan ve protesto şiiriydi. Fakat kimse farketmedi. TRT’de çalındı, söylendi. Hit oldu hatta… Atilla İlhan da şaşırdı buna; “Yaaa arkadaş sizdeki nasıl bir cesarettir, nasıl bir yürektir ha! Hem de böyle bir dönemde… Pes! Ben Sultan-ı Yegah’ı darbeyi eleştirmek için yazmıştım… Allah’tan hiç kimse anlamadı”. Sultan-ı Yegah’ın kelime anlamı ‘tekliğin sultanı’ demek. Diktatörlük yani… Deniz derken de şairin kastettiği Deniz Gezmiş’tir.
Bir bölümü okumaya ne dersiniz; “Bir başkasının yaşantısıdır dönüp arkamıza baksak / Çünkü yaşadıklarımız başkasının yargısına tutsak / Su yasak, rüzgar yasak, açık kapılar yasak / Belki bu karanlıkta yasakları yasaklasak / Başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegahın…”. Karanlığın iktidarı gecedir, ay doğarken başlar yani bütün zulüm ve işkenceler… Gece örter çünkü, kötülüğü gizler. Görmek çaba ister. Gecenin sırrı kendisinden çözülmez. Karanlık bir perde örter gerçeği…
Eyvah, yine ayrıntılarda boğuldum, yazının sonuna gelmişiz. 12 Eylül’den dem vuracaktım daha… Bu darbeyi konu alan kitaplar bir kütüphaneye dolduracak kadar çoktur. Mehmet Ali Birand, Yalçın Doğan ve Hasan Cemal gibi gazetecilerin kitaplarını okumanızı öneririm. Belgeseller, filmler de cabası… Tarık Akan’ın 90 günlük mahpusluğunu anlatan anı kitabı da okumaya değer; ‘Anne Başımda Bit Var’.
Peki, 15 Temmuz ne kadar yazıldı? Google sorarsınız çok kitap var. Onlarcasının ismini verecek size. Ama renkli değil. Siyah beyaz bir film gibi… Hiçbir darbe veya girişim ya da siyasi bir olay renksiz değildi, siyah beyazla anlatılamaz, her rengin hakkını vermek gerekir. Hiçbir darbe tek söylemle geçiştirilmedi. Aykırı sesler çıktı. İtiraz edenler oldu. Gazeteciler sorular sordu. Sis perdesini kaldırıp atacak ne varsa yapıldı. Mağdurları da konuştu darbelerin, kahramanları da… Tarih hükmünü verirken her sese kulak kabartır, çok seslerin arasında bir yargıya ulaşır. Hayır, kakafoni olmaz, senfoni olur tarihin yaptığı…
15 Temmuz yayınları, kitapları hatta filmleri oldukça renksiz… ‘Kahramanlar ve hainler’ var… Meydan sadece bir sese teslim. En azından ‘haine savunma hakkı’ tanınmalı değil mi? Belki bir yerlerde yanlış anlaşılma söz konusu… Ki 15 Temmuz pek çok soru işaretini barındıran bir girişim. Mahkeme tutanaklarına yansıyan ifadeler çelişkilerle dolu. Daha dün halen görülmekte olan Genelkurmay Çatı Davası’nda Mehmet Partigöç’ün anlattıklarını okudum, kafam daha da karıştı. Hulusi Akar gibi güçlü isimlerin sessizliği manidar. Ve de dikkat çekici… 15 Temmuz darbe girişiminin oluşturduğu iklim darbeler arasında ömrü en uzun olanı… 9 yıla rağmen harareti dinmedi. Ateşi çok kişiyi yakmakta…
Ben bazılarının dediği gibi ‘tiyatro’ olarak falan görmüyorum 15 Temmuz’u… Çok karmaşık ve esrarengiz bir olay… Sırlarla dolu. Soru işaretleri yığınla… Bunlara cevap aramak kesinlikle halkın şanlı direnişine gölge düşürmez. Sivil siyasetin başarısına halel getirmez. Ama Şamil Tayyar gibi bir isim “15 Temmuz gerçek anlamda aydınlanırsa hain dediklerimiz kahraman, kahraman dediklerimiz hain olabilir düşüncesindeyim” diyorsa ortada bir şeyler dönüyor demektir. Tarihinde ilk kez Meclis 15 Temmuz’un araştırma raporunu yayınlamadı. Neden?
‘15 Temmuz sırları’ yazılmak için, anlatılmak için, görünmek için daha ne kadar bekleyecek? 9 yıl yetmedi mi?























