(The Turkish Post) – H. AGAH KALENDER
Ey okur! Telaşlı bayram günlerinde bu yazıyı okuma fırsatınız olur mu bilmem, yazarınız bilgisayarın başına oturma imkanı yakaladı. Ve karşınızda… Ciddi, ağır bir yazı beklemeyin. Keşke bayram ikramı yerine geçecek ‘fıkralar’ falan yazabilseydim. Fakat o kadar da sulandırmanın anlamı yok. Bayram bir yönüyle neşe, sevinç demek lakin hüznü de hiç az değil. Ben duygu olarak her ikisini de yoğun olarak yaşarım. Hatta hüznün daha ağır bastığını söyleyebilirim. “Hüzün ki en çok yakışandır bize / Belki de en çok anladığımız…”.
Üstad Hilmi Yavuz’un bu muhteşem şiirini burada kesemedim, biraz daha okumaya ne dersiniz; “Biz ki sessiz ve yağız / Bir yazın yumağını çözerek / Ve ölümü bir kepenek gibi örtüp üstümüze / Ovayı köpürte köpürte akan küheylan / Ve günleri hoyrat bir mahmuz / Ya da atlastan bir çarkıfelek / Gibi döndüre döndüre / Bir mapustan bir mapusa yolladığımız…”.
Bu bayram medyada sanki hüznüyle öne çıktı. Kaç yazı okuduysam hep bayramın tadının olmadığı üzerineydi. Bir yazar ‘Kurbanların bayramı mı olur?’ diye sormuş sözü hapishanelere getirmiş. ‘Bugün bayram mı” diye soran da var. ‘Bugünün bayram olduğunun farkında mıyız arkadaşlar’ diyeni de gördüm. Bayramın hemen öncesinde aralarında 8 ilçe belediye başkanının da bulunduğu onlarca kişi tutuklandı. Zaten hapishaneler ağzına kadar doluydu. Yenileri eklendi. Hapishaneleri dolu olan bir ülkenin bayramı elbette ‘buruk’ olur. Nicedir bayramlar buruk…
Toplumun büyük kesiminin yüreği yaralıydı. Bayram görecek hali yoktu. Ekonomiden, sosyal sorunlara kadar ağır yükün altında… Hapishane sadece bir boyutu… CHP’ye dönük ‘operasyonlar’ hapishane gerçeğini halkın gündemine bir daha çıkmamak üzere soktu. Siyasette partiler arası bayramlaşma gelenektir. CHP ‘Biz yokuz’ dedi… Özgür Özel net konuştu; “Bizim bayram görecek halimiz yok. Bize bayram gelmedi’. Bayram gelmeyen hanelerin hissiyatı ve duygularına tercüman oldu.
CHP sıradan bir parti değil ki… Ana muhalefet partisi… Bu iktidar adayı demek. Yeni yarınların iktidarı… Eğer CHP yoksa siyasete kolay kolay bayram gelmez. Diğer partilerin ‘bayramlaşması’ soğuk bir ritüelden öte anlam taşımaz. Buna rağmen parti heyetleri ‘bayramlaşma programlarını’ CHP’siz sürdürdü. MHP, ilk olarak DEM’e gitti. Günün anlam ve önemine gayet uygun… MHP’li yönetici çay isterken ‘açık olsun, demsiz dersem yanlış anlaşılır’ dedi. Ve bu cümle bayramın esprisi olarak kayıtlara geçti.
Siyasetin kenarından dolaşacağım, sözü fazla uzatmak istemiyorum fakat DEM Eş Başkanı Tuncer Bakırhan’ın, Karadenizli şehit Eren Bülbül’ün annesini arayarak ‘bayramlaşması’ sürprizdi. Anne Bülbül ‘Başka anneler ağlamasın diye konuştum’ dedi. Bir yönüyle barış ve çözüm sürecine destek verdi. Bir telefon görüşmesi basit gibi görünse de havası ve etkisi büyük olur. Barışa doğru giden yola bir taş konmasının ötesinde psikolojik tesir yapar.
Özellikle bahar ve yaz bayramlarında büyük şehirlerden Anadolu’ya akın olur. Yollar dolar, taşır… Kavimler göçünü andırır. Ben kaldım şehrimde… Ama dudaklarımda “Yeryüzü boşaldı, habersiz miyiz? / Güneşe göç var da kalan biz miyiz” mısraları… Göçle birlikte ‘kazalar’ kaçınılmaz olur. Her bayram trafiği kurban giden canların sayısı az değildir. Bakanlık önlemler alırken ‘radar konusunu’ abarttı. Her köşe başına radar koydu. köy ve kasabalara kadar… Radarların fotoğraflarını paylaşarak ‘bacasız sanayi’ diye yazan da var, ‘vatandaşın devlete bayram harçlığı’ diyen de… Hız sınırını aşana anında ceza gönderildi. Devlet pusu kurar mı? İlk kez ‘radar’ bir sorun olarak tartışılmakta. Bundan AK Parti’li Şamil Tayyar’ın itirazı etkili oldu. Tayyar ‘Bu vatandaşa tuzak’ dedi.
Ardından da sıradan vatandaşa uygulanan ‘hız sınırından’ vip kişi ve devlet plakalarının dışarıda tutulduğunu sorguladı. Şu soru çok anlamlıydı; “Risk vatandaş Ali için var, Bakan Ali için, Vali Davut için, vekil Şamil için, genel müdür Mahmut için yok mu? Yani vatandaş o yolda hız sınırına uymazsa birinin hayatını riske ediyor ama protokol eşrafı 180 km hızla ve onlarca çakarlı araçla geçerken bir risk bir anda ortadan kalkıyor, öyle mi?”. Çok manidar bir soru… Buna cevap verilemez. Kural koyucu bu coğrafyada kendisini nedense kapsam dışında tutuyor. Oysa kural herkes içindir, istisnalar başladı mı nerede duracağı belli olmaz.
Ramazan Bayramı yazısına hatırlıyor musunuz? Yine benzer bayram değerlendirmesi yapmış, şiirlerden şarkılardan bahsetmiştim. Abdurrahim Karakoç’un uzun uzun şiirini paylaşmıştım. Eski bir şiirdi fakat son günlerde çok kişinin radarına takıldı. Sırrı Süreyya Önder’in sesinden dinlemenizi öneririm. Ekonomik zorluklar ve bayram duygularını şiire çok iyi yerleştirmiş Karakoç. Sanki yıllar öncesini değil de bugünlerin bayramını anlatmış. Okuyunca veya dinleyince siz de göreceksiniz…
Yazıya otururken kütüphaneye bir göz attım. Ve bizde ‘tatmin edici bir bayram edebiyatı’ gelişmediği sonucuna vardım. Şiirler bir elin parmaklarını geçmiyor, şarkı ve türküler de öyle… Film desen yok denecek kadar az. Var mı şöyle her bayram izlenebilecek bir başyapıt… Bayramlar sürekli ‘nostaljisiyle’ yad edilir. ‘Nerede o eski bayramlar…’ sözü her bayram işitilir. Özellikle belli yaşın üzerindekiler çocukluk ve gençlik özlemlerini dile getirmekten geri durmaz. Bunlar kitap olamaz mıydı?
Birbirinden renkli ve dokunaklı ‘bayram hikayeleri’ bir külliyat oluşturamaz mıydı? Sanatçıların, siyasetçilerin ‘çocukluk bayramları’ mesela yazılamaz mıydı? İlla şöhretli isimlerin olmasına da gerek yok, sosyolojik olarak bayramların değişimini sıradan insanların öykülerinden de okuyabiliriz. Hiç de yok değil. Tek tük kitap var elbette. Ama yetersiz. ‘Külliyat’ denemez. Toplumda bu kadar canlı ve diri duyguların yaşandığı bayramların neden edebiyatı oluşmadı sorgulanması gereken bir soru… Sizce de öyle değil mi?
Bu yazıyı kaleme aldığım gün Cahit Zarifoğlu’nun ölüm yıldönümüydü. Malum, ‘Haziran şairlerin ölüm ayı…’. Nice değeri kurban verdik bu ayda. Geçen yıl Zarifoğlu’nun yaşamı ve sanatı üzerine konuştuğumuz için bugün ayrıntılı kendisinden bahsetmeyeceğim. Sosyal medyada Cahit Zarifoğlu imzalı çok metin dolaşıyor. Büyük çoğunluğu da ‘şiirsel metinler…’. Ne kadarı o ait, ne kadarı yakıştırma…? Mesela bir şiir var ‘bayram tebriği’ diye… Vaktiyle ben de düştüm. Meğer metin bir gazeteciye aitmiş. Sosyal medyanın böyle bir riski var. Mevlana diyor ki diye bir metin okursunuz, sonra görürsünüz ki Can Dündar’ın yazısı…
‘Ey kavmim’ diye bir yazı vardır, çok sık dolaşıma giren. Açın bakın altında Lübnanlı yazar ‘Halil Cibran’ın’ adı yer alır. Oysa hiç alakası yoktur. Metin tamamen Ahmet Altan’a ait… 90’lı yıllarda bir gazetede yayınlandı. Hayır, yanılmıyorum ben, bizzat Ahmet Altan’la konuştum çünkü. ‘Etiyle kemiğiyle benim’ dedi. Noktasından virgülüne kadar Altan’a ait. Ek Okur, Bayram sohbeti yaparken bir ‘özel bilgiyi’ de paylaşmış oldum.
Zarifoğlu’nu ‘rahmetle’ yad edelim… Yine sosyal medyada çok dolaşan bir metinle; “Üstadım! dedim ‘Bayrama ne alayım’. Dedi ki; ‘Birkaç biri faniden gönül al / Birkaç çocuktan gülücük al / Birkaç fakirden de dua al…’. Üstadım! dedim ‘Bayram’da ne keseyim?’ Dedi ki; ‘Önce gıybeti / dedikoduyu kes / Kul hakkı yemeyi kes / Yalan söylemeyi kes / Haram yemeyi kes / Adam kayırmayı kes / İsrafı kes / Kötülükten irtibatı kes / Bunları kesmezsen ne kesersen kes, beyhude…”. Evet, inancın şekil ve ritüeline değil ruhuna dair vurgu… Hak yemenin sol elle yemek yemek kadar dikkat çekmediği insanların yaşadığı coğrafya burası.
Saadet Partisi, 17 siyasi partiye ‘bayram mesajı’ niteliğinde ‘Kahke kurabiye ve mektup’ göndermiş. Mektup, Gazzeli şef Israa Halebi’ye ait… İşte oradan birkaç cümle; “Bayramlık elbise giyemeyen, bayram namazına gidemeyen, sadece mezar taşına sarılıp ‘Bayramın mübarek olsun’ diyebilen insanların şehridir artık Gazze…”. Gerçekten çok etkileyici ve yürek yakıcı. Sadece Gazze’den değil, hapishanelerden ülkenin dört bir yanından yansıyan fotoğraflar bayramın üzerine kara bulut gibi çöktü. Gazze de, Silivri de insanlığın utancı…
Evet, Ey Okur! Bayramların ruhuna çok uzak düşmüş coğrafyanın insanlarıyız. Hanelerimizin bayramla neşeye gark olması çok zor. Gazzeli gözü yaşlı, yüreği yaralı çocukları, hapishane duvarlarından içeri duyuramadığı ‘anne anne’ çığlıklarıyla son nefesini veren Sümeyye’leri düşünmemek mümkün mü? Onun için içimden gelerek dolu dolu ‘bayramınız kutlu olsun’ diyemiyorum. Yüreğimdeki burukluğu atamıyorum çünkü… Bayramlar da, ‘mahpus’ olmasa bile ne yazık ki özgür değil…
Ne diyelim, ama öyle ama böyle bayramlar da geçer ve ‘Bir gün akşam olur biz de gideriz / Kalır dudaklarda şarkımız bizim…’.
























