(The Turkish Post) – H. AGAH KALENDER
Ey okur! Kısa bir yıl değerlendirmesi yapalım mı? Ne dersiniz? 2025’i uğurlamak üzereyiz. Geri sayım başladı. Bir yüzyılın çeyreğini tükettik. Daha dün gibiydi. Yeni bir bin yıla girmiştik. ‘Milenyum’ kelimesi pek revaçtaydı. Unutuldu gitti. Tekrar hatırlanır mı? Biz göremeyiz de… Dünya görebilir mi? Şüpheliyim. Dünya da ihtiyarladı. Sakalları ağardı, dişleri, saçları döküldü. Din penceresinden bakarsan, ‘ahir zaman’ zaten… ‘Zamanın sonu’ yani. Çok alamet belirdi çok. Sur, İsrafil’in elinde… Üfledi, üfleyecek… İnsanoğlu kıyametini kendi eliyle hazırladı.
2025 nasıl geçti? Hayır, dünya ve ülke için demiyorum. Kişisel hikayenizin 2025’ini merak ediyorum. Keşke öğrenebilsem… Karşılıklı sohbet ederek bir metin oluşturabilsek… Eminim, o günler de gelecek. İletişim teknolojisi öylesine hızlı ilerliyor ki kim bilir daha neler göreceğiz. Ben yazmaya ‘daktilo’ ile başladım. Belli yaşın üzerinde ‘daktiloyu’ bilen, duyan yok. Kim derdi ki bu kadar kısa sürede ‘müzelik eşya’ olacak. Tuşların sesi ne hoş gelirdi kulağa…
Evimin bir köşesinde ‘emektar daktilomu’ muhafaza ediyorum. Bazen vuruyorum tuşlarına… O eski musiki gibi ses de gitmiş. Ne kadar rahatsız edici… Takur, takur… Bırakın hane içindekileri alt ve üst katları bile rahatsız eder… Hele elin ayağın çekildiği gece vakti. Demek ki kulağın sese verdiği tepkiler de ‘zamanın ruhuna’ uymuş. Ama yine de bir hatıra, bir nostalji ve geçmişe özlemin timsali olarak orada duracak. Atmaya kıyamam. Bir eski dost o… Vedalaşmak mümkün mü?
Sizden bir cevap gelmediğine göre… Ben 2025 hikayemden kısaca söz edeyim. Sonra ülke olarak nasım bir yıl geçirdiğimizi konuşuruz. ‘Dolu dolu yaşadım, 365 günün hakkını verdim’ demeyi çok isterdim. Ama maalesef… Sakin ve tekdüze bir seneydi. Gelen gün, geçen günün tekrarıydı. Hayır, ‘kayıp yıl’ da diyemiyorum. En azından yazı yazdım. Bir şeyler ürettim. Kimler okudu? Söylediklerim adresine ulaştı mı? Bilmiyorum. Yazdığıma değdi mi? Bu soruyu çok soruyorum kendime… Sonunda da ‘Boş ver kendin için yazıyorsun’ cevabını veriyorum. Evet, doğru… Benim için bir terapi…
İnsan istemez mi söylediklerinin bir kulağa değmesini… Yüreğe dokunmasını… Bir işe yaramasını… Biraz Oğuz Atay psikolojisi içindeydim. “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?” Atay, bulamadı okuyucusunu. Okurları ileride gelecekti. Kıymetinin bilinmesi için nice değer gibi ölmesi gerekecekti. Değeri sonradan anlaşılanlardan… Bir köşe yazısının ömrü çok kısa… Kitap gibi kalıcı değil. Onun için bir yarın hayali kuramıyorum. Anlayacağınız 2025 benim için sıradan bir yıldı. 2024’den bir farkı yoktu. Hayat otomatik bir pilota bağlandı. Farkındalık his ve duygularım bile aşındı. Yaşıyoruz işte…
Rıfat Ilgaz’ın o şiiri hatırlayalım mı? Ilgaz kim mi? Duymadınız mı adını? Hababam Sınıfı romanının yazarı… Filmini kim bilir kaç kez izlemişsinizdir. ‘Şaban’ ismi romanın metninde yok. Sinemaya aktarılırken eklenmiş. Kimi cahil hocalar gibi Rıfat Ilgaz’a önyargıyla bakmayın. Ve asla kulaktan dolma bilgilerle insanlar hakkında ‘ağır hükümler’ vermeyin. Ben Ilgaz’ın ‘Yaşıyoruz’ şiirini severim. Bilmiyorum burada hiç söz ettim mi? Şiirden, şairlerden sıkça konuşuyoruz ya…
Ha şunu da söyleyeyim, yazıya otururken Rıfat Ilgaz ve şiirinden bahsedeceğim aklımın ucundan bile geçmemişti. Yazının akışı içinde gelişti. Ukalalık gibi olmasın ama bazı yazarlar “Bu yazı bana kendini yazdırdı” der ya… Biraz öyle oldu. Ya da Vinci’nin “Mermer blokta heykel zaten mevcut… Ben fazlalıkları atıyorum…” dediği gibi… Yazıya coşkulu bir ruh haliyle oturmadım. Kararsız bir Ankara sabahıydı. Puslar içinde güneş… Gece de kar serpiştirmiş. Ve güneş açtı. Bahar sanki… Eee dedik ya… Dünyanın dengesi bozuldu diye… İklimler şaşkın…
Rıfat Ilgaz kendisini anlattığı şiirde diyor ki… “Ben ölmedim… / Beni öldürmediler de / Yaşıyorum, yaşıyorum işte / At kıçında sinek gibi / Töööbe, töbe! / Kapandı yüzümüze dergi kapakları / Bir varmış, bir yokmuş olduk sağlığımızdı / Şiir… O yosmanın boyuna / Gazete… Gelene gidene başyazı / Ara ki bulasın sayfalara / Şair Rıfat Ilgaz’ı / Düştükse itibardan / Ölmedik ya yaşıyoruz işte / Yaşıyoruz dedik, yaşıyoruz be / Heeey, fincancı katırları!”. Ilgaz bu şiiri 1940’lı yıllarda yazmış. O günden bu güne çok şey mi değişti? Duygu ve insan bazında… Değişen bir şey yok. Sizi bilemem ama ben bu şiirin her mısrasında kendimi buldum.
2025 benim için ‘yaşıyoruz işte…’ makamında rutin, sıradan bir yıldı. Onun için “Varsın zindanların uğultusu vursun kulaklarımıza / Yaşamak bizimçün dokunaklı bir şarkı değil ki…”. Ruh halim, tarihin ‘bekleme odasında’ gibi. Tarihin penceresinden bakıyorum sanki dünyaya… Ankara’dayım ama gündemin uzağındayım. Balkonda veya terasta oturmuş sessiz sessiz, ibret ve hayretle izliyorum olayları… İçimden konuşuyorum. Tepkilerim, itirazları, isyanım hep içe doğru… İçime doğru haykırıyorum. Çok doluyum anlayacağınız. Dışarıya konuşsan ne fayda? Kim duyacak? Nerede o kulaklar? Neyse…?
Tabii her geçen gün ömürden… Yıl da öyle… “Geçmişin geçmiş olması için zamanın geçmesi yetmez…” demiş Amin Maalouf. Sadece edebiyatçı değil, Maaluf bir düşünce adamı aynı zamanda… Filozof gibi… Romanlarını okumadıysanız çok şey kaybettiniz demektir. ‘Semerkant’ ve ‘Doğudan Uzakta’ çok etkilemişti beni. Hararetle tavsiye ederim. Eskiden yıl sonlarında ‘almanaklar’ yapılırdı. Bir yılın nasıl geçtiği bir kitapta özetlenirdi. Gazeteler, dergiler ‘yılın olayı’ gibi ‘en’leri çıkarırdı. Artık bu alışkanlık da kayboldu. Kağıt üzerinde metinler hükmünü yitirdi. Ekranlar var artık. Kitaplar değil kısa metinler revaçta…
Yeni yılın pek fiyakalı ajandası olurdu. En hatırlı hediyelerden biriydi. Kitap gibi satılırdı da… Her masada bir ajanda ve takvim… MÖ’den bahsetmiyorum. 20-25 yıl önce ortalık ajandadan geçilmezdi. Asırlık yenilikler yıllara, aylara sığıverdi. Daktilo gibi, ajanda ve almanaklar da tarihe karıştı. Müzelik eser oldu. Belli yaşın üzerindekilere sadece acı ve tuhaf hatırası kaldı. Yine sözü fazla uzattık. Daha 2025 Türkiyesi üzerine dertleşecek, tartışacaktık. Gerek yok mu? Ajandalar gibi yıl değerlendirmesi de anlamını ve hükmünü yitirdi mi? Galiba öyle…
2025 ne yılıydı hatırlıyor musunuz? Hayır, ‘emekliler yılı’ değildi. O bir önceki seneydi. Hükümet 2025’i ‘aile yılı’ ilan etti. Peki ailenin yeniden inşası için ne yaptı? Ben ne dişe dokunur bir etkinlik hatırlıyorum ne de sadra şifa programlar… Bir şeyler yapıldıysa da dört duvar arasında kaldı. Konferans salonlarının dışına çıkmadı. Retoriğin bir anlamı yok ki… Sözün ötesi önemli… Ailenin çok aşındığı bir gerçek… Boşanma oranları felaket… Nüfus artışı alarm veriyor. Kendi hikayemizde olduğu gibi ‘aile yılı’ da işte öyle geldi geçti. Hakkının verildiğini söylemek çok zor. Tıpkı bir önceki ‘emekliler yılında’ olduğu gibi… Ben de bir emekliyim. Acık gerçek şu ki her gelen yıl, gideni arattı.
2025’i uğurluyoruz… ‘Uğursuz, kötü bir yıldı, bir an önce çıksın hayatımızdan’ demiyorum. Güzel ve güneşli bir yıl değildi. Benim için sıradan, rutin bir zaman dilimiydi. Eğer yılın adamı veya olayını seçmek zorunda kalsaydım kesinlikle ‘yargı’ derdim. En çok yargının sesi duyuldu. Önceki senelerde olduğu gibi… Operasyonlar, operasyonları kovaladı. Şu anda bile nezarethaneler savcının önüne çıkmayı bekleyenlerle dolu… Peki ‘adalet’…? Ah keşke… Vicdan ve adalet konusunda güzel şeyler söyleyebilseydim. Üzgünüm dostlar…
























