(The Turkish Post) – FATMA ZEHRA FİDAN
Dünyalılar çıldırmış görünüyor. Varlık aleminde ve insan dünyasında her şeyin kendi zıddıyla kaim olduğuna dair düşünce, umutlarımızın temel dayanağı. Mevcut hoyratlığı dengeleyen bir akıl, sağduyu ve vicdan hayatın kuytularında kendi işine bakıyor olmalıdır. Aksi taktirde insanlık için mutlak yıkım söz konusudur.
Michel Foucault, modern despotizmin kendi ürettiği argümanlarla bireyleri ve toplumu hizaya getirdiğini, kendi çıkarları doğrultusunda bireyi ve toplumu yeniden inşa ettiğini savunur. Buna göre güç sahibinin bazı kavramları tanımlaması gerekir; normal ile anormal, akıl ile akıl dışı gibi kavramlar muktedirin ürettiği bilgi çerçevesinde cisimleşir. İktidarın doğrusuna uymayan bilgi yanlış, yanlışı doğru diye kabul eden ise anormal veya delidir. Aklın aydınlığında mutlak huzura ulaşmak için düzenlenen toplum dünyasında -üstelik bilimsel kanıtlarla- doğrulanmış bilgiyi yanlışlamak bir tür düzen bozuculuk ve anarşizmdir. Gerçek bir yönetim çoğunluğun haklarını korumaktan sorumlu olduğu için, bu bozguncuları toplum dışına atmalı ve/ya yok etmelidir.
Güç mekanizmasının başında duranlar, böyle bir organizasyonu yönetirken bir yandan da insanlığın refah ve huzuru için çalıştıklarını, aklını kaybedenleri, hastalananları veya devlete karşı suç işleyenleri ancak kendilerinin sağaltabileceğini savunurlar. Foucault tımarhanelerin, hastanelerin, okulların ve hapishanelerin kurumsallaşmasını bu düşünce temelinde açıklar. Kurumlar, sistemin ürettiği bilgiyi ve bu bilgiye dayalı uygulamaları yasalarla meşrulaştıran yapılardır.
Toplumsal yapı -gücün farklı kollardan dayatımıyla- ne kadar sağlam kurulsa da arada düzen bozucular, kendisi için dikilen elbiseye itiraz eden kaçkınlar hep olacaktır, hep olur. Bu kaçkınlar, kendileri dışında karar verilen, kendi doğalarına uygun bulmadıkları bütün tanımlamalara başkaldırarak yeni bir kimlik inşa ederler. Bunlara göre, muktedirin aklına uymayarak başa huni takmak bir erdem, iktidarın kurumlarının çıktılarıyla (diploma vs.) statü kazanmak bir züldür. Bu direngen kimlikler bahse konu toplumların başına en büyük bela olan cüzzamlılar hükmündedir.
…
Dünyamız bir köye dönüştüğünden beri nerede ne olduğunu çabucak öğreniyoruz. Kulaklarımız komşu kapısında, gözlerimiz pencerelerden akan görüntülerde.
Olan o ki, köşe başlarını tutan muktedirler toptan çıldırdı. Eşkıyaların en büyüğü daha küçük eşkıyaların evini yurdunu basıyor, ev yurt ahalisine huzur ve mutluluk getireceğini, bu despot aile reisinden onları kurtaracağını söylüyor. Vaat etmiyor, söylüyor. Çünkü vaat ederek birilerini ikna etmeye bile gerek görmeyecek kadar gücün sahibi görüyor kendisini. Bir bakıma tanrı.
Oysa tanrılar çıldırmaz/dı. Tanrılar, kullarının dengesizliklerini itidalle karşılayıp tanrısal uyarılarla onları eğitir/di.
Bu son cümleler bir gerçek mi yoksa kişisel illüzyonum mu, bilemem. Tanrı dediğin biraz haddini bilir yahu. Mutlak olmasa da bir akıl olur, mutlak olmasa da bir bilgi olur, mutlak olmasa da bir adalet ve vicdan olur.
Nietzsche’nin öldü dediği tanrı meğer ölmemiş. Farklı versiyonlarda yeniden dirilmiş ya da yavrulamış.
Biz kullar olarak yeterince hadsiziz zaten, oturup kendi hâlimize yanalım ve çare arayalım derim.
























