(The Turkish Post) – FATMA ZEHRA FİDAN
Her şeyin sade olanı güzel; hayatın, sözün, endamın. Hayatın çeperlerini gürültülü sembollerle donatmak, sözü süslü ve ışıklı zannedilen emarelerle parlatıp giz zannedilen anlam kargaşalarına sokmak, için dışa yansımasının farklı bir yolu gibi geliyor bana.
Kendimle durduramadığım kavgam da bu yüzden. Özellikle cümlelerimde sadeleşemedim bir türlü. Dilin dolambaçlı yollarına sapıp durmak, gerekli gereksiz kelimelerden medet ummak söylediğimiz şeyi içe oturtamamak ve kendimizin kılamamakla alakalı. Kendilik sunumumuz -bunu yapar gibi görünmesek de- yapıp ettiğimiz her şeyin merkezindedir. Nasılsak öyleyizdir. Mesela nefes alırken, su içerken, uyurken bir endam çakmaya kalkar mı insan? Yapıp ettiklerimiz hayatımızın merkezine oturan bu hâller kadar doğallaşıp kendimizin olmadığında yapaylık kaçınılmaz.
Montaigne, o binlerce kitabın okuru ve bugün başköşemizde duran kitapların yazarı, bu dertten nasıl mustarip olduğunu “sözcük dağarcığımı Paris sebze halinde kullanılan sözcüklerle sınırlı tutabilmeyi ne kadar isterdim” diyerek ifade etmişti. Zannedildiği ve savunulduğu gibi kolayca okunan yazıları yazmanın kolay değil, aksine yazması en zor yazılar olduğunu söylüyordu. Söz aynı kapıya çıkıyor işte. Hücrelerinde demlenip senin kılamadığın cümleleri parlatarak sunmak zorunda kalırsın, o da yanıltıcı bir ışık saçar ama için göklerini ışıldatamaz.
Yazdıklarımın veya söylediklerimin akademik bir yoğunlukta olduğunu, bu yüzden anlamakta güçlük çektiğini söyleyen kişilerin samimi itiraflarını duyduğumda, saklamayı becerebildiğim bir utanç duyuyorum. Saklayabiliyorum bu utancı, çünkü onu izhar ettiğimde son dönemlerin şanssız bir kavramı olan “tevazu” ile nitelendirilmek ve olmadığım tepelere oturtulmak ihtimali çok güçlü. Bu ise yeni, fakat saklayamayacağım bir utanç demek. Utancımı belki de zannettiğim kadar saklayamadığım için bu duvara iç döküyorum. Bu duvarı önüme açanlara bir kez daha teşekkürlerimi sunuyorum.
Yazıma konu ettiğim şey, içimizdeki göklerde martılar uçuran, bizi güneşin kollarıyla buluşturan söz sanatlarına ilişkin değil elbette. Hayran olduğumuz tiyatro sanatçılarının olması gereken “oyunla” ilgili işaret ettiği ortak bilgi şu: “Oymuş gibi oynamayacaksın, o olacaksın.” Biz nefesimizi kesen sahneler için “ne kadar güzel oynuyor/lar” cümlesini bile kurmaktan imtina ediyoruz, sanki sanatçının kalitesine bir toz zerresi bulaştırırız gibi geliyor bize. Hasılı konu, oynamak değil, olmak. Olduğumuz şeyi olduğumuz hâliyle yaşarız. Sahnede, klavyenin başında, işte, aşta…
Bu düşünceler başka bir sahneyi çağrıştırdı zihnimde. Malûm misafirperver bir toplum olarak bilinir, kendimizi öyle sunarız. Bu sunum, toplumumuzda kabul görmenin ötesinde, baş üstünde taşınma sebebidir. Eh serde kabul görmek, hatta baş üstünde taşınma meselesi olduğunda misafirperver olmadığını söylemek ya da öyle davranmak her yiğidin harcı olmasa gerektir.
Annem misafir sevmezdi, misafir sever gibi yaptığını da hiç görmedim. Annem bu hâli o kadar doğal bir zeminde yaşıyordu ki, bazı gerçeklere uyanıncaya kadar bunun utanılası bir hâl olduğunu bile anlayamamıştım. Annem evimize gelen misafirlere elinde ne varsa ikram eder, çokça konuşmaz, gelenler gittiğinde de ne üzülür ne sevinirdi. Bu onun misafirler sebebiyle yorgun düşmeyişinin yanında onların gelişinden pek sevinç duymadığıyla ilgiliydi galiba.
Ele güne karışıp misafir ağırlama pozisyonunda bir kadın olarak kendimi bulduğumda, annem gibi davrandım hep. Evin bütçesini zora sokmadan, gelenlere geldikleri için lütfetmiş veya sıkça gelemedikleri için suçluymuşlar gibi davranmadan, hâli yaşadım. Tıpkı annem gibi, gelenler gittiğinde ne sevindim ne üzüldüm. Gel zaman git zaman bu hâlim derin bir eleştirinin konusu olduğunda nerede hata yaptığımı düşünmeye başladım. Anladığıma göre hata, hissettiğim gibi davranmamdaydı. Gelenlere gösterişli sofralar kurmak, onlara en güler yüzlü hâlinde davranmak -yahu benim somurttuğumu nerede gördünüz ki- uğurlarken ne kadar üzgün ve süzgün olduğunu belirtmek zorundasın. Merak etme, herkes gittiğinde nasıl olsa dinlenirsin. Bu ifadelerdeki dinlenmek, fiziksel yorgunluktan çok geçerli sunum için harcanan sosyal ve psikolojik yorgunlukla ilişkiliydi daha çok. Olmadığın gibi görünmenin vazgeçilmezliğinin yanında, bunun bünyeye ne kadar ağır bir yük olduğu peşin olarak kabul ediliyordu yani.
Misafirlikle ilgili bu yaklaşım daha çok komşu kadınların ağırlanışıyla ilgiliydi, komşu kadınların sohbetleri ise beni hiç sarmıyordu. İyi bir dinleyici olduğum için onları dikkatle dinliyor, yan komşunun evine girip çıkanların çeşitliliği onun için neden bu kadar önemli olduğunu anlamaya çalışıyor, fakat başaramıyordum. Sonuçta kötü bir komşu olup çıktım her taşındığım sosyal evrende. Bunalım ararsak hep vardır, içsel arayış bunalımlarını arkadaşım olamayan komşu kadınların derin ve dipsiz sohbetleriyle katlamaya ne lüzum var? Ben de tam olarak anneme benzedim bu konuda. Gelenlere iade-i ziyaret yapmadım, çünkü bu türlü bir ilişkinin içinde olmak istemedim ama bunu ustalıkla sakladım: Kocam çok titiz, çocuklarım çok yaramaz, işim gücüm o kadar başımdan aşkın ki…
Konu içlerinde gezinebildiğim, içimde gezintiye davet edebildiğim bazı arkadaşlarım olduğunda ise iş değişiyordu. Evimin kapıları, pencereleri, hatta çatısı arkadaşlarım için ardına kadar açılıyor, onlar geldiğinde sevinçten ne yapacağımı şaşırıyordum. Böyle dediğime bakıp da onlar için muhteşem sofralar hazırladığım zannedilmesin; coşkuyla hazırladığım mütevazı sunumlar belki sadece bizim için bir cennet sofrası gibiydi. Mesela yakın arkadaşlarım benim yaptığım salça sosunun veya kısırın lezzetini hiçbir yerde bulamadıklarını söyler. Onlara karşı oyun oynamaya, dinlerken veya konuşurken yorulmaya gerek yoktur. Bu yüzden ayağa düşmüş bir mütevazılıkla davranmam; “onların lezzeti ruhsal evrenlerde oynaşıp duran güzelliğimizden kaynaklanıyor” derim, “salça marketten, marul pazardan. Ellerim de sadece el işte.”
Ah anneciğim, ah! Okuyamıyor, elinde kalem durmuyor diye kendisini “cahil” diye suçlayan, kendi enginliğinin hiç farkında olmayan anneciğim. (Benimki de laf mı; fark edilen enginlik, enginlik mi olurmuş?) Ötelerden geldin de bir kez daha ihtişamla kımıldandın içimde.
Ah Montaigne, ah Seneca, ah ormanların gizemli koyaklarında kelimelerin büyüsüne dönüşmüş Dağlı… Bugüne, şu güzelliğe ilham oldunuz ya, daha ne olsun yahu. Hepinizin varlığına şükran.
























