(The Turkish Post) – ESAT AYTAN
Çocuklara yardım etmek, çoğu zaman yetişkin dünyasının refleksleriyle tanımlanır: Ebeveynlerce çocuklarda istenmeyen yanlışları düzeltmek için harekete geçmek, hatalarını göstermek amacıyla çocukların dünyasını anlamaktan uzak kendi doğrularını öğretme çabası içine girmek veya çocukların görünür davranışlarından hareketle birtakım varsayımlarda bulunarak, yine ebeveynlerce kabul edilen davranışlar sergilemek. Bu ve benzeri birtakım girişimleri desteklediklerine dair inançla, çocuklara sürekli tekrar edilen cümleler kullanmak.
Oysa çocukların iç dünyasına yakından bakıldığında, asıl ihtiyacın bu müdahalelerden çok, daha derin bir yerde olduğu gerçeğinin farkına varılacaktır. Çocukların iç dünyasına dair ebeveynlerce yapılan her anlamlı keşif, yeni bir davranışın kazandırılmasında önemli bir kazanım sağlayacaktır. Bir çocuğun düşüncesi, düzeltilmeye muhtaç bir kusurdan ziyade; gelişmekte olan zihinsel yapının doğal bir ürünüdür. Bu nedenle çocuklara gerçek anlamda yardımcı olmak; düşüncelerini değiştirmeye çalışmaktan önce, o düşüncelerin güvenle fark edilebileceği bir zemini, çocuklar için inşa etmeyi gerektirecek ve bu zeminin ebeveynler tarafından çocuklara sunulması olacaktır.
Bilişsel gelişim literatürü, bireyin düşüncelerini gözlemleyebilme ve değerlendirebilme becerisinin —üstbiliş— psikolojik esneklik ve duygusal dayanıklılığın temel belirleyicilerinden biri olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak bu beceri, doğrudan öğretimle değil; deneyim yoluyla, ilişkisel güven içinde ve zamana yayılan bir süreçte gelişir. Çocuğun düşüncelerine alan açmak, bu nedenle yalnızca pedagojik bir tercih değil; aynı zamanda etik bir sorumluluktur.
Çocukların zihni, yoğun duygularla şekillenen bir düşünce evrenine sahiptir. Kaygı, korku, stres, pişmanlıklar, yetememe korkusu, hayal kırıklığı ya da başarısızlık deneyimleri, çocukların düşüncelerini katılaştırabilmektedir. Bu durum, çocukların algısında birtakım değişiklikleri de beraberinde getirir. Gerçekliğin, tek bir pencereden algılanmasına yol açabilir. Bu durum, bilişsel çarpıtmalar olarak adlandırılan düşünme biçimlerinin ortaya çıkmasına zemin hazırlar. Ancak bu çarpıtmalar, çocuğun zihinsel bir kusurunun değil; baş etme çabasının bir göstergesidir. Dolayısıyla bu düşünceleri bastırmak ya da hızla düzeltme yoluna girmek, çocuğun içsel dünyasını, mevcut süreçlerini, anlamaktan uzak bir yaklaşımın ortaya çıkmasına neden olacaktır.
Ebeveynler ve eğitimcilerin rolü, tam da bu noktada belirginleşecektir. Rehberlik; çocuğun düşüncelerini yargılamak değil, onları anlamaya çalışmakla başlar. “Yanlış düşünüyorsun” ifadesi, çoğu zaman savunmayı artırırken; “Bunu böyle düşünmene ne sebep olmuş olabilir?” sorusu, çocuklarda zihinsel esnekliğe davetiye çıkarır. Akademik olarak da kabul edildiği üzere, güvenli bağlanma ilişkileri içinde sunulan bu tür yansıtıcı tutumlar, çocuğun düşüncelerine eleştirel mesafe alabilmesini kolaylaştırmaktadır.
Ebeveynler ve eğitimciler tarafından göz ardı edilmemesi gereken en önemli hususlardan biri; şefkatli yaklaşım tercihinde, doğru ve rehberlik edici davranışlar ve söylemlerde bulunmaktır. Şefkat, bu sürecin merkezinde yer alır. Şefkat; hataları görmezden gelmek değil, onları insan olmanın doğal bir parçası olarak kabul etmektir. Çocukları anlamaya odaklı, şefkat duyguları hissettirilebilir yargısız bir yaklaşım; çocuğa, düşüncelerinin tehdit oluşturmadığını; aksine üzerinde konuşulabilir ve dönüştürülebilir olduğunu hissettirir. Bu his, çocuğun içsel güvenliğini güçlendirir ve düşüncelerle duygular arasındaki ilişkiyi fark edebilmesine imkân tanır.
Unutulmamalıdır ki çocuklar, en güçlü öğrenmelerini gözlem yoluyla gerçekleştirir. Kendi düşünce hatalarını fark edebilen, bu hataları şefkatle ele alabilen yetişkinler; farkında olmadan çocuklara üstbilişsel bir model sunar. Böylece çocuk, düşüncelerinin mutlak gerçekler olmadığını; değişebilen, yeniden ele alınabilen zihinsel süreçler olduğunu öğrenir. Bu farkındalık, yalnızca çocukluk dönemine değil; yetişkinlik yaşamına da taşınan kalıcı bir kazanımdır. Birlikte yol alındığında, fiziksel birlikteliklere renk katacak, duygusal birlikteliklerin ne denli önemli olduğu da ayrıca ortaya çıkacaktır.
Anlaşılmak, çocuğun psikolojik gelişiminde temel bir ihtiyaçtır. Anlaşılmak; çocukların her yönüyle onaylanması ya da her davranışının kabul edildiği anlamında değildir. Aksine, çocuğun iç dünyasının ciddiye alınması, duygularının görülmesi ve düşüncelerinin dinlenmeye değer bulunmasıdır. Bu deneyimi yaşayan çocukların duygusal düzenleme becerilerinin daha güçlü, problem çözme kapasitelerinin daha gelişmiş olduğu, bu alanda yapılmış araştırmaların sonuçlarında mevcuttur.
Gerçek rehberlik, çocuğun yolunu onun adına çizmek değildir. Rehberlik; çocuğun kendi yolunu keşfederken yanında yürüyebilme becerisidir. Bu yürüyüş, sabır gerektirir; belirsizliği tolere edebilmeyi ve acele çözümlerden kaçınmayı zorunlu kılar. Ancak bu sabır, çocuğun zihinsel ve duygusal dünyasında kalıcı bir güven duygusu inşa eder.
Çocuklara sunulan en değerli destek; doğru düşünmeyi öğretmekten çok, düşünmenin güvenli olduğu bir iklim yaratmaktır. Bu iklimde çocuk, düşüncelerinden korkmaz; onları saklamak zorunda kalmaz. Çünkü bilir ki; yanında, yargılayan değil; anlayan, eşlik eden ve rehberlik eden bir yetişkin vardır. İşte bu bilinç; çocuğun içsel gücünün sessiz ama sağlam temelini oluşturur. Davranışlarında kendisine önemli bir rehber edinmiş olur.
























