(The Turkish Post) – DOĞU ERGİL
Almanya’dan Gelen Sinyal: Batı Bloğunda Sessiz ve Derinden Bir Tavır Değişikliği mi?
Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in son günlerdeki çıkışı —özellikle “İsrail’in kirli işleriyle aramıza mesafe koymalıyız” şeklindeki ifadesi— Batı’da alışıldık reflekslerin değişmekte olduğuna dair dikkat çekici bir işaret gibi görünüyor. Almanya gibi İsrail’e tarihsel sorumlulukla bağlı (genellikle Nazi dönemi insanlık suçlarının manevî ağırlığı nedeniyle), dış politikasında son derece temkinli bir ülkenin böylesine doğrudan bir eleştiriyle kamuoyuna çıkması, sadece geçici bir politik manevra olarak okunmayabilir.
Bu açıklamanın arka planında üç temel etken bulunmaktadır:
Almanya’da artan kamuoyu baskısı: Gazze Savaşı sırasında sivillere yönelik orantısız güç kullanımı, Avrupa toplumlarında ahlaki ve insani tepkileri tetikledi. Merz’in çıkışı, bu duyarlılığı görmezden gelemeyen merkez sağ siyasetinin pozisyonunu ayarlamasıdır diyebiliriz.
Transatlantik ilişkilerdeki gerilim: ABD’nin Orta Doğu politikasında İsrail’e koşulsuz desteği, Avrupa’yı giderek ikincil ve edilgen konuma itmektedir. Bu durum, sanki Avrupa’da özerk dış politika arayışlarını tetikliyor.
Yeni güvenlik mimarisi ihtiyacı: Ukrayna Savaşı sonrası Almanya savunma politikasını yeniden yapılandırırken, İsrail’in her krizini ‘otomatik’ desteklemenin stratejik çıkarlarına zarar verdiği düşüncesi ağırlık kazanmaya başladı. Üstelik Trump Amerikası artık güvenilir bir müttefik olarak görülmüyor.
Bu bağlamda Merz’in sözleri soyut bir tepki değil; Batı bloğu içinde sessizce gelişen, “koşulsuz sadakat” anlayışının sorgulandığı bir zihinsel dönüşümün dışavurumu gibi algılanabilir.
İran-İsrail Savaşının Dinamikleri: Rejim Güvenliği ve Denge Politikaları
İran-İsrail gerilimi, sadece iki devletin düşmanlığı değil, iki farklı siyasal sistemin ve tarihsel-kimliksel oluşumun çatışmasıdır. İsrail, kendisini Batı tipi bir demokrasi ve bölgesel bir teknoloji-güvenlik devleti olarak konumlandırırken; İran, İslam devrimi sonrası Şii ideolojisiyle donanmış, Batı karşıtı bir direniş ekseni inşa etmeye çalıştı.
Parlayan ama dumanı uzun süredir tüten savaşın fitilini ateşleyen dinamikler şunlardır:
İsrail’in İran’ın nükleer programına dair “önleyici saldırı” doktrini, gerilimi kaçınılmaz hale getirmiştir. İsrail açısından sahte bir ‘aciliyet’ yaratmıştır.
İran’ın bölgedeki vekil güçlere sağladığı destek (Hizbullah, Hamas, ve Irak’taki Haşdi Şabi gibi diğer Şii milis güçleri), İsrail’in güvenlik algısını doğrudan tehdit eden bir yapıya dönüşmüştür.
İç meşruiyet sorunları yaşayan iki ülkenin de “dış düşman” üzerinden ulusal birliği sağlama eğilimi, çatışmayı ayrıca körüklemiştir. Bu eski ama maalesef halâ geçerli bir siyasal manipülasyon taktiğidir.
Bu savaş bölgesel gibi görünse de, jeopolitik sonuçları küresel olacaktır:
Hürmüz Boğazı’ndaki tıkanıklık, dünya enerji piyasasını altüst ederken; ABD, Rusya, Çin ve Avrupa’nın pozisyonları, süren çatışmada alacakları konumla çatışmanın uluslararası bir güvenlik krizine dönüşmesini beraberinde getirebilir.
Sabote Edilen Müzakereler: İsrail’in Rolü ve Batılı Kamuoyu
ABD ile İran arasında yıllardır tıkanan nükleer müzakereler, sadece iki başkent arasındaki güvensizlikten kaynaklanmıyor. İsrail, bu müzakere sürecinin hem açık hem örtük biçimde başlıca sabote edici aktörlerinden biridir.
İsrail, İran’ın nükleer programını yalnızca bir güvenlik tehdidi olarak değil, bölgedeki üstünlüğünü zedeleyecek bir potansiyel eşitleyici olarak görmektedir. Bu nedenle hem diplomatik baskılarla hem de İran içindeki nükleer bilim insanlarına yönelik suikastlar ve siber saldırılarla süreci baltalamıştır.
Buna ek olarak, Kongre’deki İsrail lobisinin gücü, ABD yönetimlerinin İran’la kalıcı ve kapsamlı bir anlaşmaya varmasını hep sınırlamıştır. Dolayısıyla, bu müzakerelerin sabote edilmesi, sadece İsrail’in değil, İsrail merkezli Amerikan dış politika paradigmasının da eseridir.
Ortadoğu’da Otoriter Rejimler Sınavda (mı?)
Bu çatışmanın en çarpıcı sonuçlarından biri, Ortadoğu’daki otoriter rejimler üzerinde yaratacağı baskıdır.
Bölgede halkın dikkatini yönlendirebilecek “dış tehdit” anlatıları artık etkisini yitiriyor. Gazze’de yaşanan insanlık trajedisi, Arap sokaklarında olduğu kadar İsrail içinde de kendi hükümetlerine yönelik öfkeyi büyütüyor. Hele isabet kaydeden, can ve mal kaybına yol açan İran füzelerinin tahribatı bu tepkiyi her gün büyütüyor.
Bu yeni dönemde:
Mısır, Ürdün ve Suudi Arabistan gibi rejimler, halklarının radikalleşmesini önlemek için daha temkinli ve çok yönlü bir dış politika izlemek zorunda. İçerde beklenen reformları da ihmal etmeme zorunluğu da cabası…
İran ve İsrail arasındaki savaşın büyümesi, bu ülkelerdeki rejimlerin varlığını sürdürebilmesi için dış krizlere dayanma stratejisini sınayacak.
Türkiye ise, tarafsız kalmak ile NATO-ABD baskısı arasında sıkışabilir. Gazze meselesinde “İsrail karşıtı” bir retoriği olsa da, pratikte Batı’yla stratejik uyum arayışı ve İsrail ile çatışmasızlık politikasını sürdürecektir. Bu durumun değişmesi beklenmemelidir.
Sonuç olarak, tarafsız kalmak, Türkiye için giderek zorlaşsa da taraf olmanın vereceği zarar çok daha fazladır. Türkiye için en doğru rol “aktif arabuluculuk” ve çatışmanın dışında kalmaktır. Bu da, yayılmacı heveslerini dizginlemeyi gerektirecektir.
Avrupa’da Değişen Ruh Hâli: Savaş Karşıtı Dalga Siyasete Yansır mı?
Son aylarda Avrupa’da —özellikle Almanya, Fransa ve İspanya gibi ülkelerde— artan İsrail eleştirisi ve savaş karşıtı tutum, sadece sokaklarda değil, akademide ve medyada da belirginleşiyor.
Bu, İsrail-Filistin meselesinde klasik Batı tutumunun sarsılmaya başladığına işaret ediyor. Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in sözleri bu açıdan bir turnusol işlevi görüyor:
Soyut bir çıkıştan ziyade, Avrupa merkez sağında dahi “koşulsuz İsrail destekçiliği” çizgisinin sorgulandığını gösteriyor.
Bu söylem değişikliği, AB içinde daha dengeli ve çok boyutlu bir Ortadoğu politikası için yeni bir alan açılabileceğine işaret ediyor. Ancak bu dönüşümün, kısa vadede değil; kamuoyu baskısıyla şekillenecek uzun vadeli bir zihinsel evrim sonucu olacağı görünüyor.
Yeni Bir Dönemeç, Zorlu Seçimler
İsrail-İran savaşı, yalnızca iki ülkenin değil, tüm bölgenin ve hatta küresel düzenin sınandığı bir süreçtir. Bu zeminde;
Batı bloğunun içindeki çatlaklar belirginleşiyor,
İran ve İsrail’in çatışmacı güvenlik siyasetleri (özellikle İsrail’in saldırgan yayılmacılığı) bölgesel, hatta küresel krizleri tetikliyor,
Ortadoğu’daki otoriter rejimler meşruiyet bunalımına giriyor,
Türkiye ise tarihî bir tercihle karşı karşıya kalıyor: Ya aktif ve yapıcı bir barış aktörü olacak, ya da yeni kutuplaşmaların içinde savrularak rolünü arayan pasif bir aktör… Bu durumdan kurtulmak için içerdeki gerilimi düşürmesi, hukuk devletine dönerek adalet üzerinden bir toplumsal barış inşa etmesi gerekiyor. Toplumsal kutuplaşma Türkiye siyasetini kilitliyor, adeta bir iç cephe yaratıyor, yönetim zafiyeti doğuruyor ve enerjisini dışa yansıtamıyor.
Tarih göstermiştir ki büyük kırılma anlarında ayakta kalmak ve güçlü olmak için milli(-toplumsal) dayanışmaya ihtiyaç var. Bunun için sadece etkili bir askeri güç değil; devlet-toplum uyumu, toplumsal barışı sağlayacak hukuk güvencesi (adalet), ahlakî tutarlılık ve dünyayı iyi okumaktan kaynaklanan diplomatik esneklik de gerekir.























