(The Turkish Post) – ASLI GÜNEY
Kolombiyalı usta yazar Gabriel García Márquez’i bilmeyeniniz yoktur muhtemelen. Ünlü edebiyatçı romanları ile son dönemde Türkiye’de çığır açmış bir isim. Özellikle yaşanmış olaylardan hareketle ele aldığı romanlar, dünya genelinde büyük beğeniyle okundu. Bu başyapıtlarından birisi de şüphesiz 1981’de yayımlanan Kırmızı Pazartesi isimli romanıydı. Eserde Márquez, işleneceğini herkesin bildiği, engel olmak için kimsenin bir şey yapmadığı bir namus cinayetini anlatır. Usta yazar aslında, çocukluğunu geçirdiği kasabada yıllar önce yaşanmış bir cinayet olayını aktarır. Romanın kahramanı Santiago Nasar’ın öldürüleceği daha ilk satırlardan bellidir. Kırmızı Pazartesi, yazıldığı dönem ve devamındaki yıllar itibariyle, yalnızca bir cinayetin arka planını değil, bir halkın ortak davranış biçimlerinin de portresi çizer.
Nobel ödüllü Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez, şayet 2014 yılında vefat etmemiş olsaydı, eski Ülkü Ocakları Başkanı Sinan Ateş cinayetine ilişkin yeni bir roman daha kaleme alırdı. Bunun anı da muhtemel ‘Kara Kış’, ‘İhanet’ ya da ‘Hançer’ olurdu. Çünkü masum bir insanı sırtından vurmak ve ona ihanet etmek başlı başına bir ihanettir. Sinan Ateş iddianamesini bir hukukçu gözüyle okuma fırsatı buldum. Sinan Ateş’in eşi Ayşe’nin ifadesi yerinde bir tabir. Söz konusu evrak, kesinlikle bir iddianame değil. Tam aksine kağıt parçası diye geçiştirmek en uygun tabir olarak görüyorum. Burada asıl sorgulanması gereken skandal ise bu evrakın altında bir savcının nasıl ve şartlarda imza atmış olmasıdır. İçinde iddianame teşkil edecek hiçbir maddi delilin olmadığı bir evrak iddianame olamaz. Bu olsa olsa, polis nezaretiyle yazılmış bir fezleke olur. Polisin hazırladığı fezlekeye de şekil veren savcıdır. Çünkü kendi sicil numarasını yazan bir savcı, yıllar sonra bu iddianame ile anılmak istemez sanırım. Hadi kendisi istedi. Ancak çocukları için bir yüz karası olacağından şüphem yok. Bu kadar net delillerle dolu bir cinayeti, delilsiz hale getirmesi de onun başarısı diyelim. Konuyu kapatalım.
OKLAR BALGAT’I İŞARET EDİYOR, MHP LİDERİ NASIL BİR ADIM ATACAK
İnsan yurtdışında olunca Türkiye’deki tek kaynağı internet siteleri oluyor. T24 yazarı Asuman Aranca’da olmasa, ülke gündeminden pek fazla haberdar olmayacağız. Aranca son dönemde yaptığı haberlerle gündeme damga vuran isimlerden birisi. Aranca, bu kapsamsa Sinan Ateş cinayetinin perde arkasını aralamaya devam ediyor. Dün kaleme aldığı, “Sinan Ateş cinayetindeki tetikçinin kaçırıldığı ‘çakarlı’ aracın görüntüsüne ulaştı” başlıklı haberin detayını okuduğumda, Gabriel Garcia Marquez’in Kırmızı Pazartesi kitabını bir kez daha okuma ihtiyacı hissettim. Aslında Sinan Ateş haricinde, MHP Genel Merkezi’ndeki bazı isimler, Ülkü Ocakları teşkilatları, torbacılar, Sinan Ateş’in arkadaşları ve ailesi, onun kör bir kurşuna kurban gideceğini çok önceden biliyorlarmış. Rahmetli Sinan Ateş de aslında pusuya düşürüleceğini sezmiş olmalı ki, beylik tabancasını yanından ayırmamaya başlamış. Ancak bir katil, Cuma namazı çıkışında onu en zayıf anında infaz etmeyi başarmış. Ateş, silahına davranayım dese de, maalesef hain kurşunlar, bedenini esir almış.
SAVCI HANGİ SAİKLERLE DELİLLERİ KARARTTI
Bir hukukçu gözüyle baktığımda inanır mısınız utanıyorum. En azından bu iddianameden delilleri saklayan bir savcının, Sinan Ateş’in eşine ve yetim iki kızına borcu yok mu? Haydi kamuoyunu yanlış bilgilerle manipüle ettin. Sinan Ateş’in ailesinin vicdanlarındaki acıyı nasıl dindireceksin? Bunun hiçbir cevabı yok. Gelelim asıl meseleye. Ve asıl skandallar da burada başlıyor. İşte bu ülkede hukuk olsaydı, bu delillerle onlarca siyasi bir anda mahpusu boylardı. Şaka söylemiyorum. Çünkü görülen o ki, cinayetin içerisinde artık siyasi bir partide görev yapan bazı üst düzey isimler var. Gizlemeye çalışsalar da birkaç gün içerisinde her şey ortaya çıktı. Çünkü devlet içerisinde vicdanını asla esir etmeyen cesur bürokratlar her zaman vardı, olmaya da devam edecek. Her ne kadar soruşturma savcısı gerçekleri gizlese de, birileri görüntüleri basına sızdırarak savcının iddianamesini adeta yerle yeksan etti. Bundan sonra savcı ne yapacak, bekleyip göreceğiz.
Gelelim, Marquez’in Kırmızı Pazartesi’ni andıran cinayetin anatomisine. Sinan Ateş’î infaz eden tetikçi Eray Özyağcı, İstanbul’dan Ankara’ya iki polis nezaretinde getiriliyor. Bu tablo size bir şey anımsattı mı? 2007 yılında da Ermeni asıllı gazeteci yazar Hrant Dink’i katleden Ogün Samast isimli katil, iki devlet görevlisi eşliğinde Trabzon’dan İstanbul’a getirilmişti. Bu kez de tetikçiyi İstanbul’dan Ankara’ya yine kamu görevlileri, kamu araçlarıyla ve kimlikleri ile getiriyor. Ardından da Sinan Ateş’in tetikçisi Eray Özyağcı, olay yerinden, ilk olarak motosikleti kullanan Vedat Balkaya tarafından kaçırılıyor. Balkaya, Özyağcı’yı bir noktadan sonra Tolgahan Demirbaş’ın kullandığı aracın yanına bırakıyor. Demirbaş, Özyağcı’yı Gölbaşı’ndaki bir çiftliğe götürüyor. Özyağcı anılan akşam Ankara’dan İstanbul’a götürülüyor. Özyağcı’nın kaçırılması sürecinde de Audi marka bir aracın kullanıldığı anlaşılıyor. Anılan araçta, tutuklu sanıklar Tolgahan Demirbaş ile Emre Yüksel bulunuyor. Söz konusu bu kişilerin hepsi Ülkü Ocakları personeli. Yani bir nevi MHP ile irtibatlı olan kişiler. Söz konusu aracın Ülkü Ocakları Genel Başkanı Ahmet Yiğit Yıldırım’ın kullanımında olduğu anlaşılıyor. Yıldırım, birçok programda anılan aracı kullanıyor. Şu ana kadar Yiğit ile ilgili bir işlem yapılmadı. Ancak aracın kendi bilgisi dahilinde mi yoksa izinsiz mi olduğuna dair hiçbir bilgi yok. Ancak bu çapta bir cinayetin yaşandığı süreçte haberdar olmaması mümkün değil. Hatta Sinan Ateş’in bir arkadaşının dün sosyal medyadaki bir paylaşımına denk geldim. Sinan Ateş’in günler öncesinde öldürüleceğine dair kendisine de bilgi geldiğini ifade ediyor. Hatta Ateş’in de kaleminin kırıldığı yönünde kendisine bazı aktarımlar yaptığının altını çiziyordu. Bu iddialardan dolayı da MHP Genel Sekreteri’ni aradığını, onun da öyle bir şey olmadığı yönünde kendisine güvence verdiğini dile getiriyordu.
Ancak önümüzdeki günlerde yargı ayağı ile güvenlik bürokrasisi arasında ciddi bir kavganın olacağı aşikar. Bunun söylemek için de kahin olmaya hacet yok. Çünkü heybedeki yükler o kadar ağır ki, artık yargıçlar da güvenlik bürokratları da daha fazla yükün altına girmek istemiyor. Çünkü bir gün bedelinin ödeneceğini her akıllı bürokrat biliyor.
























