(The Turkish Post) – ASLI GÜNEY
Meşhur bir özdeyiş vardır: “Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür.” ‘İnsan hafızasının eksikliği, unutkanlığıdır’ manasında halk arasında sıkça kullanılır. Ancak söz konusu kullanım sadece alıntılarda tercih edilir. Türk tarihinin ya da geçmişin yeniden hatırlatılması halinde kimsenin aklına gelmez. Bana kalırsa bu özdeyiş bu açıdan değerlidir. Çünkü özellikle Ortadoğu toplumlarında bırakın bir 10 ile 20 yılı, önceki gün ne yediğini bile hatırlamıyor. Aslında hatırlamak istemiyor. Gündelik yaşadığı için de geçmiş kavramı onun için toprağa emanet ettiği cansız bir beden anlamı taşıyor. Bir daha dönüp de ardına bakmıyor. Ancak medeni toplumlardaysa tam tersi bir yaklaşım hakim. Hafıza hep geçmişten güç alıyor. Kaynağından beslendiği için de ortaya konulan eserler ve çalışmalar bir anlam taşıyor. Ya da polisiye bir çalışmada bile geçmişte elde edilen bir bulgu ya da örnekten yola çıkılarak, pek çok soruşturma aydınlığa kavuşuyor.
Dedim ya medeni olmak için medeniler gibi yaşamak gerekir. Bunun için de her şeyin sarih ve açık olması önemlidir. Kapalı toplumlarda olduğu gibi her vakanın üzeri siz bulutu ile kapatılmaz. Bunun için de hukuk bir araç olarak kullanılamaz. Aslında hukukun araçsallaştırıldığı kapalı toplumlarda, bütün karanlık olaylar soruşturma ya da dava adı altında buharlaştırılır. Zamanla da toplumun gözünden kaçırılır. Toplumun hafızasının eksikliği hesaba katılarak da zamanla ortadan buharlaştırılır. Devamındaki yıllarda yargı eliyle takipsizlik verilerek de, gayri ahlaki bütün girişimlerin üzerine kalın bir örtü kapatılır.
Bu açıdan yaşları 40 ve üzeri olanlar az çok bilirler. 3 Kasım 1996’da Türk toplumu Susurluk Kazası veya Susurluk Skandalı olarak bilinen bir olayla karşılaşmıştı. Balıkesir-Bursa kara yolunda Susurluk ilçesi Çatalceviz mevkiinde meydana gelen trafik kazası sonucu, devlet-polis-mafya ilişkilerinin ortaya çıkması ile patlak veren bir skandaldı anlattığım. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en önemli skandallarından birisi olarak kayıtlara geçmişti. Arabanın içerisinde DYP Şanlıurfa milletvekili Sedat Bucak, İstanbul İl Emniyet Müdür Yardımcısı Hüseyin Kocadağ, “Mehmet Özbay” sahte kimlikli Abdullah Çatlı vardı aracın içerisinde. Aslında siyaset, emniyet ve yeraltı dünyası bir aradaydı. Olayın ardından Susurluk Komisyonu adı altında bir komisyon kuruldu. Pek çok kişi dinlenildi. Devamındaki yıllarda da dosya akamete uğratıldı. Kirli bir yapı deşifre edilmek üzereyken, birileri engel oldu. Devamındaki yıllarda onlarca kanlı infazlar yaşandı. Susurluk skandalı aydınlatılamadığı içinde geleceğe umut kapıları aralanamadı maalesef.
NAMUSLULAR NAMUZSUZLAR KADAR CESUR OLMADIKÇA…
Bu tarihi olayları ülkemin çok uzağından benim yazmamam gerekirdi. Türkiye’de işinin hakkını veren onlarca cesur hakim, savcı, emniyet mensubu, MİT personeli ve gazeteci var. Ancak eski Cumhurbaşkanı rahmetli İsmet İnönü’nün bir konuşmasında dile getirdiği, “Bir ülkede namuslular namussuzlar kadar cesur olmadıkça o ülkede kurtuluş yoktur” ifadesi bu açıdan çok önemlidir. Ne yazık ki, cesaret olmadığı zamanda bir olayın aydınlatılması pek mümkün görülmüyor.
Önceki gün rahmetli Sinan Ateş’in eşi Ayşe Ateş’in bir mülakatını izledim. Sinan’ı eskilerden tanırdım. Hani derler ya, ‘iyi çok, delikanlı’ diye. İşte Sinan öyle karakterli bir kişilikti. Belki sonradan bazı istemediği bir alemin içine çekilmiş olabilir. Benim Ayşe Ateş’in açıklamalarından anladığım bu. Ancak elimde net bir duyum ve bilgi yok. Ancak bir insan olarak Sinan’ı iyi bir arkadaş olarak yorumlamamda bir beis yok sanırım.
Ancak Ayşe Ateş’i dinlerken ağlamamak elde değil. “Acımı yaşayamadım hala. Gözyaşlarımı içime akıttım” diyor. Nasıl bir cümle Allah aşkına. Bu bir anne ve eş… Sinan Ateş’in arkasında gözü yaşlı iki kız çocuğu var. Onlara babalarının katillerini bulmak için söz verdiğini dile getiriyor. İnanır mısın bu iş Ayşe Hanım’a düşmemeliydi. Emniyet ve yargı bunu tereyağından kıl çeker gibi bir haftada çözerdi. Ancak cinayetin içine siyaset, yargı, emniyet ve bürokrasi girince her şey toz duman oldu. Yanlış duymadınız Sinan Ateş’i öldüren canileri bir teşkilatın mensupları ile emniyet mensupları getirmiş. Sinyal bilgilerini polis vermiş. Siyasetteki bağlantıları ile de kendilerini korumuşlar. Ancak Ayşe Ateş faktörünü ve namuslu ve cesur bürokratları devreye katmamışlar. Ortaya karışık olarak sunulan iddianameye hepimizin inanmasını istediler. Ancak Ayşe Ateş’in isyan sesleri daha güçlü çıktı. Ve Ankara’da siyasetin şeklini değiştirdi. Bundan sonra Ankara’da hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Ve siyaset asla…
KAPLAN’I GÖZALTINA RÜŞVET İÇİN ALMIŞLAR
İnsan gerçekten inanamıyor yaşadıklarına… Ve duyduklarına. Olaylar bununla da sınırlı değil elbette. Sinan Ateş vakası bitti derken, bu kez de suç örgütü lideri olarak iddia edilen Ayhan Bora Kaplan vakası ortaya çıkıyor. Dün öğrendiğimize göre, Kaplan’a yurtdışına çıkarken operasyon çeken dört emniyet mensubu tutuklandı. Sonradan öğrendik ki, emniyet mensupları Ayhan Bora Kaplan’dan daha fazla rüşvet almak ve şantaj yapmak için gözaltına almışlar. İnsanın inanası gelmiyor değil mi? Halkın güvendiği namusunu ve malını emanet ettiği emniyet mensupları neler planlıyormuş. Ucu daha derine ulaşmaması için de derin yapılar Ankara’da ‘darbe’ dedikodusu yaymışlar. Kısacası ortalığa büyük abdestlerini yapmışlar. Sonra da bütün caddelere ve sokaklara bu pisliği boca etmişler. Şimdi bekleyip göreceğiz. Sinan Ateş ve Ayhan Bora Kaplan soruşturmaları Ankara’da daha ne tozlar kaldıracak.
Ama söylemem gerekiyor. Susurluk vakası gibi olaylar aydınlığa kavuşmuş olsaydı, Sinan Ateş ve Kaplan vakaları asla olmazdı. Bir bürokrat asli görevinin dışında yeraltı dünyasıyla aynı yatağa girmezdi. Hafıza-i beşer nisyan ile malul olduğu için de, bir hafta sonra toplum yaşadığı bu vakaları da unutup gidecek. Bir daha da asla hatırlamayacak. Pek çok şeyi unuttuğu gibi.






















