(The Turkish Post) – ASLI GÜNEY
Dünya, yaklaşık bir haftadır İsrail ile İran arasında başlayan savaşın etkisi altında. İki ülke liderlerinin karşılıklı siyasi demeçleriyle başlayan söz düellosu, kısa sürede şiddet sarmalına dönüştü. Hukuku hiçe sayan uygulamalarıyla bilinen İsrail, aralarında üst düzey komutanların da bulunduğu 20’den fazla İranlı bürokratı hedef alarak etkisiz hale getirdi. Ancak şu aşamada, İran’ın uluslararası hukukun temel ilkelerinden biri olan “mütekabiliyet” (karşılıklılık) kapsamında karşılık verdiğini söylemek için henüz erken. Zira İran’ın yalnızca füze sistemleri üzerinden sınırlı bir yanıt verdiği görülüyor. İsrail’in içine sızacak ya da hava savunma sistemlerini aşarak etkili bir yanıt vereceğine dair herhangi bir işaret bulunmuyor.
Oysa uluslararası hukuk, mütekabiliyet ilkesine dayanarak, devletler arası ilişkilerde maruz kalınan davranışlara aynı şekilde karşılık verilmesini destekler. Hem ulusal hem de uluslararası düzlemde kişileri ve devletleri koruyan en temel unsur hukuktur. İç hukukta hakkını arayamayan bireyler çoğu zaman Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvurur. AİHM’nin kararları tüm Avrupa ülkeleri için bağlayıcıdır. Zaman zaman siyasi liderler bu kararları eleştirseler de, doğan zararların giderilmesi noktasında adım atmaktan geri durmazlar. Uluslararası alanda ise ülkeler arasındaki hukuki ve ticari ihtilafların çözüm adresi yine uluslararası hukuk sistemidir. Bu mahkemelerden ülkeler lehine ya da aleyhine kararlar çıkması olağandır. Ancak bu kuralların İsrail için işlememesi dikkat çekicidir. İsrail, Birleşmiş Milletler ve Uluslararası Ceza Mahkemesi kararları da dahil olmak üzere uluslararası hukuk normlarını tanımamaktadır. Bunun başlıca sebebi ise ABD’nin siyasi ve askeri desteğidir. Bu koruma kalkanı sayesinde İsrail, Orta Doğu’yu yeniden şekillendirme girişimlerinde bulunmakta; komşu ülkelerin topraklarında sınır tanımaksızın infazlar gerçekleştirmektedir. Ne yazık ki bu duruma yalnızca dünya ülkeleri değil, İslam coğrafyası da seyirci kalmakta.
Mütekabiliyet: Adaletin Mi, Gücün Mü Hizmetinde?
Mütekabiliyet ilkesi, devletlerin birbirlerine karşı hak ve yükümlülüklerini dengeli biçimde sürdürmesini öngören temel bir diplomatik ilkedir. Özellikle savaş hukuku ve diplomatik ilişkilerde büyük önem taşır. Ancak son yıllarda bu ilkenin güçlü devletler lehine esnetildiği ve zayıf toplumlar aleyhine işletildiği açıktır. İsrail’in Filistin’e yönelik soykırıma varan saldırıları karşısında uluslararası hukukun askıya alınması bunun açık örneğidir. İsrail’e yönelik bir saldırı karşısında “meşru müdafaa” gerekçesiyle mütekabiliyet ilkesi hemen uygulanırken, İsrail’in orantısız gücü karşısında hukukun devre dışı bırakılması çifte standardı gözler önüne seriyor. İsrail ile İran arasında yaşanan gerilim de, mütekabiliyetin artık adaletle değil, güçle ilişkilendirildiğini bir kez daha kanıtlıyor.
Fransız düşünür Balzac’ın dediği gibi: “Kanunlar örümcek ağı gibidir; zayıfları yakalar, güçlüler ağı delip geçer.” İsrail-İran arasındaki çatışmanın hukuki özeti tam da budur. Uluslararası toplum, aylardır İsrail’in İran’a yönelik hava saldırılarını ve Gazze’ye yönelik operasyonlarını “meşru müdafaa” kapsamında değerlendiriyor. Aynı durum İran ya da başka bir ülke söz konusu olduğunda ise bu tepkiler “terörizm” ya da “uluslararası barışa tehdit” şeklinde yaftalanıyor. Bu yaklaşım, uluslararası hukukun zamanla güçlü olan lehine dönüştüğünü, mütekabiliyetin ise bir adalet ilkesi değil, bir güç aracına dönüştüğünü gösteriyor.
İslam Coğrafyasında Duyarsızlık Derinleşiyor
İslam dünyasında asıl sorun ise bu noktada başlıyor. İsrail ile Filistin arasında uzun yıllardır süregelen vekalet savaşları artık doğrudan sivil halkı hedef alıyor. İsrail, başta Gazze olmak üzere Filistin’in pek çok noktasında yaşayan Müslümanlara temel yaşam haklarını tanımıyor. Son bir yılda, Hamas’ın saldırılarını gerekçe göstererek yürütülen asimetrik savaş karşısında dünya sessiz. Üstelik sadece Batı dünyası değil, Müslüman ülkeler de aynı sessizliği sürdürüyor. Onca hukuksuzluğa rağmen İsrail ile ticari ve diplomatik ilişkilerin askıya alınması bile söz konusu olmuyor. Belki de en acı veren gerçek, bu duyarsızlığın Müslüman halklar arasında da yaygınlaşmasıdır. Geçmişte Filistin meselesi ya da Kudüs’ün statüsü, Müslüman toplumlar arasında geniş bir hassasiyet oluştururken, günümüzde bu reflekslerin zayıfladığı açıkça görülüyor. İsrail’in Gazze, Lübnan, Suriye ve şimdi de İran’a yönelik saldırıları karşısında İslam dünyasından anlamlı bir tepki gelmemesi, bu duyarsızlığın göstergesidir. Bu durumun temelinde ise siyasal parçalanmışlık ve kolektif yorgunluk yatmaktadır. On yıllardır süren iç savaşlar, darbeler ve krizler Müslüman halklarda derin bir umutsuzluk ve kayıtsızlık yaratmıştır. Bu da yeni krizler karşısında reflekslerin körelmesine neden olmaktadır.
Sonuç: Mütekabiliyetin Güce Teslimi ve Ortak Vicdanın Kaybı
İsrail ile İran arasında yaşanan bu savaş, yalnızca iki ülke arasındaki bir kriz değildir. Aynı zamanda uluslararası adalet sisteminin çöküşünün ve İslam dünyasının içsel zaaflarının açık bir göstergesidir. Mütekabiliyet gibi evrensel hukuk ilkeleri, güçlü devletler tarafından keyfi şekilde uygulanmakta; bu da Müslüman halklarda adalet duygusunun aşınmasına ve hukuka olan güvenin zedelenmesine yol açmaktadır. En tehlikelisi ise bu durumun artık “normal” kabul edilmesidir. Eğer Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkeler başta olmak üzere, İslam dünyası bu duyarsızlıkla yüzleşmez ve ortak bir bilinç geliştiremezse; yalnızca Filistin ya da İran değil, tüm bölge halkları benzer adaletsizliklerin kurbanı olmaya devam edecektir. Bu gidişatın önüne geçilmesi için uluslararası hukukun tarafsız ve adil biçimde işletilmesi, Müslüman toplumların da kendi iç çelişkileriyle yüzleşmeyi başarması gerekmekte. Ancak bu şekilde İsrail gibi devletlerin hukuk dışı eylemleri engellenebilir.