(The Turkish Post) – ASLI GÜNEY
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu nihayet faaliyeti tamamladı. Komisyonun hazırladığı raporun önceki gün kabul edilmesiyle birlikte, “Terörsüz Türkiye” süreci yeni bir aşamaya geçti. Raporda ‘Türkiye Modeli’ nitelemesiyle ortak yaklaşım kabul edilirken, “Asgari müşterek değil azami yaşam zemini” hedefi konuldu.
Rapor, her ne kadar oy çokluğu ile kabul edilmiş olsa da, iktidar partisi Ak Parti ve ortağı MHP ile birlikte DEM Partisi’nin de destek vermesi neticesi açısından önem arz eder nitelikte. Çünkü raporun hayat bulması için öncelikli olarak iktidar partisinin, mevcut düzenlemelerde ciddi revizyona gitmesi gerekiyor. Bunun yolu da şüphesiz Meclis’ten çıkarılacak yasal düzenlemelerden geçiyor. Aksi durumda Komisyon’un hazırladığı raporun bir karşılığı olmaz.
Kamuoyuna ‘Türkiye Modeli’ olarak yansıyan rapor, kamu düzeninin korunması, hak ve hürriyet alanının genişlemesi, toplumsal bütünleşmenin güçlenmesi ve demokrasinin ilerlemesi ile refahın kalıcı biçimde büyümesini amaçlıyor. Kısacası raporda açıkça hukuka dönüş ve hukuksal adımların atılmasına dikkat çekiyor. Bunun yanında raporda, af mahiyetinde algı üretecek başlıklardan uzak duran, hukuk düzeninin belirlilik ilkesini merkeze alan ve kamu vicdanının hassasiyetini gözeten yaklaşım ortaya konulmaya çalışılıyor.
Aslında buraya kadar her şey normal normlarda doğru kabul ediliyor. Eşitlik ilkesinin esas alındığı bir ortamda da, kafalarda hiçbir soru işaretinin yer bulmaması gerekiyor.
Ama…
TBMM’nde tamamlanan çalışma kamuoyuna henüz somut bir yasa metni olarak sunulmuş değil.
Buna rağmen basına yansıyan bilgilere göre; tartışma çoktan başladı: “PKK’ya af mı geliyor?”
Sorunun kendisi kadar, sorulmayan kısmı da önemli.
Zaten Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu tarafından hazırlanan çerçevenin doğrudan bir genel af düzenlemesi olmadığı açık. Çünkü Türkiye’de genel af çıkarmak Anayasa gereği yüksek bir nitelikli çoğunluk gerektirir.
Kısacası Komisyon raporu bağlayıcı bir özellik taşımıyor.
Sadece tavsiye niteliği anlamına geliyor.
MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız da bunun altını özellikle çiziyor.
Bu raporu nihayetinde tamamlayacak olan iktidar partisi Ak Parti.
İktidarın hukuksal normlara yeşil ışık yakmasının ardından, son noktayı koyacak merci de TBMM’dir.
Bu nedenle modern çatışma çözümü süreçlerinde sıkça başvurulan dolaylı yöntemlerle ilgili bütün adımlar da Meclis Genel Kurulu’nda sonuç bulacak.
Kısacası; infaz indirimi, yeniden yargılama ve suç tanımının daraltılması gibi bütün kanuni adımlar burada neticeye varılacak.
Kısacası bu kadar ciddi ve çetrefilli bir konuda Ak Parti tek başına sorumluluk almaz.
Burada Meclis’in tamamına yakınının onay verdiği bir düzenlemenin çıkması için bütün yollara başvuracağından kimsenin şüphesi olmasın.
Kaldı ki, yukarıda sıraladığım bütün düzenlemeler hukuki olarak “af” özelliği taşımıyor.
Ama tarihsel dönemlere bakıldığında da, bu tür çalışmaların sonucunda affın alanının genişletilmesi de en doğal yoldur.
İşte bu yüzden asıl mesele, teknik olarak bunun bir af olup olmadığı değil; kimin için bir hukuk kapısı aralandığı olmalıdır.
Çünkü bugün tartışılan olası bir ceza hukuku düzenlemesi; silahlı örgüt üyeliği ya da iltisak suçlamasıyla yargılanmış veya mahkûm edilmiş kişiler bakımından yeni bir hukuki statü yaratma potansiyeline sahip.
Evet, Komisyon’un kurulma amaçları açık…
“Terörsüz Türkiye” ismiyle terör örgütü PKK’nın tasfiyesi ve mensuplarının da sosyal hayata adaptasyonu amaçlanıyor.
Kaldı ki, toplumun büyük çoğunluğu da terörün bitmesi için Meclis’e ve Komisyon’a desteğini vermiş durumda.
Ancak düzenlemede bazı eksikliklerin olduğu aşikar.
Bunu Feti Yıldız sürekli dile getiriyor.
Kaldı ki, ben MHP Genel Başkan Yardımcısı Sayın Feti Yıldız’ın vicdanına ve hukuk yaklaşıma güveniyorum.
Yıldız, bir hukukçu olarak, eşitlikten ve hukukun herkese aynı şekilde uygulanması gerektiğinin altını çiziyor her ortamda.
Peki ya aynı dönemde, herhangi bir mahkeme kararı olmaksızın yalnızca idari tasarrufla kamu görevinden çıkarılan on binlerce insan ne olacak?
Bu sorunun cevabı yok…
Meclis’ten birkaç milletvekili küçük seslerle durumu ortaya koymaya çalıştı.
Onlarda cılız kaldı.
Kaldı ki, ana muhalefet partisinden benzer adımları bekledi toplum…
Ancak onlardan da hiçbir ses çıkmadı, ne yazık ki…
Çünkü onların tek gündemi kendi mahalleleri…
Başka mahallede yangının olmasının onlarca bir hükmü yok!
Ne yazık ki, gerçek olan bu…
Tekrar konuma dönecek olursam…
OHAL döneminde yayımlanan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile ihraç edilenler hakkında çoğu zaman kesinleşmiş bir mahkûmiyet hükmü yoktu.
Kaldı ki çoğunluğu ceza dahi almadılar.
Hatta yargılanmadılar bile.
Ama mesleklerini kaybettiler.
Pasaportları ellerinden alındı.
Sosyal güvenlik hakları kalmadı.
Sivil hayata katılım imkânları ellerinden alındı.
Şimdi Komisyon raporu sonrasında, ortaya çıkabilecek bir ceza affı ya da infaz düzenlemesi; hukuken bu kişileri kapsamayacak.
Çünkü biri ceza hukukunun, diğeri idare hukukunun alanında.
Maalesef Türkiye’deki gerçek bu…
Ama bunu çözümü mevcutken, herkes üç maymunu oynamayı tercih ediyor.
Aslında tam burada kritik soru ortaya çıkıyor:
Eğer bu süreç gerçekten bir “barış hukuku” inşa etme iddiası taşıyorsa, aynı siyasal dönemin mağduriyetlerini birbirinden ayırarak mı ilerleyecek?
Bir başka ifadeyle:
Silah taşıyana yeniden entegrasyon…
Ama kamu görevinden ihraç edilene süresiz sivil ölüm mü?
Özellikle vurgu yapmam gerekiyor.
Türkiye’de toplumsal bütünlüğün temeli hukuksal eşitlikten geçiyor.
Bu da düzenlemenin benzer durumdaki herkesi kapsamasıyla sonuç bulur ancak…
Kaldı ki, uluslararası geçiş dönemi adaleti standartları bu soruya net bir cevap veriyor: Aynı çatışma bağlamında ortaya çıkan hak ihlalleri arasında kategorik ayrım yapılamaz. Aksi halde bu bir yüzleşme değil; yalnızca seçici bir normalleşme olur.
Kısacası ne iç hukuk ne de uluslararası hukukta bu seçkinci yaklaşıma cevaz vermiyor.
Bu nedenle KHK ile ihraç edilenlerin sürece dahil edilmesi bir “af” meselesi değildir.
Onlar hakkında zaten verilmiş bir ceza yoktur ki affedilsinler.
Gereken şey; OHAL döneminde tesis edilen idari işlemlerin bağımsız bir yeniden inceleme mekanizmasına açılmasıdır sadece.
Bu kapsamda PKK mensupları için yapılması düşünülen, bazı hukuki adımlar ve idari düzenlemeler aynı şekilde onlar için de işletilmelidir.
Açıkça ifade etmem gerekir ki…
Bunlar KHK mağdurları için bir lütuf değil; hukuk devletinin gecikmiş yükümlülüğüdür.
Eğer Türkiye gerçekten bir normalleşme eşiğine gelmişse; bu yalnızca ceza infaz rejimini değiştirmekle değil, idari tasarrufların yarattığı sivil ölümleri de ortadan kaldırmakla mümkündür.
Aksi halde barış, sadece bazıları için gelir.
Diğerleri için ise hukuk hâlâ askıdadır.
Bundan dolayı Meclis çatısı altındaki bütün vekillere sorumluluk düşüyor.
Suçlu ile masum ayırt edilip, gerekli adımlar acilen atılmalı.
Bu da Meclis’in bir görevi olsun.
İşte o zaman toplumsal bütünleşme nihayete erer.
Aksi durumda bir taraf hep eksik kalır.























