(The Turkish Post) – ALİ NEDİM
Amerika’da devlet hastanesinin bir mahkûm odası.
Odada üç demir ranza… Aralarında bir metre bile yok.
Mahkumların kaçmaması için zemine sabitlenmiş demir halkalar.
Halkalar küf içinde.
Odada ağır bir ter ve ilaç kokusu baskın.
Havalandırma yok.
Hava akışı küçük bir pencereyle sağlanıyor.
Tutuklu yoğun bakım odalarının hemen yanı başında, diğer tutuklular için hazırlanmış odalar.
Kapıda bekleyen nöbetçi askerler.
Ellerinde G3 adı verilen uzun namlulu silahlar. Yüzlerinde daima bir ciddiyet.
Odaya giren her doktor ve hemşire kontrolden geçiriliyor.
Hastanenin eksi katında kıştan kalma buz gibi soğuk hava.
Çıplak bedenler tir tir titriyor.
Mahkumlar, mezbahaya toplanmış hayvanlar gibi bağırıyor.
Her bir köşeden sesler yükseliyor.
Bağırtılar ve çağırtılar adeta boşluklarda kayboluyor.
Ah ve uflar, acılarla karışıyor her daim.
Beklenen yardım çığlıkları hep havada asılı kalıyor.
Sert sözler ve bakışlar yürekleri yaralıyor buz gibi zeminlerde…
Bir bardak su verecek el uzanmıyor, kör kuyularda.
Kapılara üst üste vurulan kilitler.
Dışarıdaki koridoru gören küçük bir pencere.
Geçenler bakıyor boşluklardan, üzgünlükleri yüzlerine yansıyor.
Çoğunluğu mahkûm, yanların da birer hasta bakıcı.
Kaçma şüphesi yüzünden, bileklerine vurulan soğuk bir kelepçe.
Bir yakınının şefkatine muhtaç zavallılar!
Yara yerlerine tuz basılmış gibi, bağırıyor kimi bedenler…
Ne var ki, kapıdaki görevlinin azarla karışık, sert sözleri yankılanıyor soğuk beton zeminlerde.
Hastaneye getirilen tutsakların muayene için beklediği koridorlar. Her biri başını çeviriyor çaresizce. Her biri yaralı bir hayvan gibi can çekişen yatalak hastalara bakıyor. Üzgün gözlerle…























