(The Turkish Post) – ALİ BULAÇ
Yine de bu hüküm cümlesinde belli özelliklerle havzaların birbirlerinden ayrılması gerçeği göz ardı edilmemeli. Daha önce birkaç vesile ile dile getirmeye çalıştığım gibi Türkiye ve İran bir havza, Arap ülkeleri başka bir havza teşkil ederler, tamı tamına batılı manada demokrasi söz konusu olmasa bile, ana hatlarıyla ele alınacak olursa Türkiye ve İran havzası demokrasiye geçişleri çok zor olacaktır. Bu açıdan ne Türkiye, ne İran İslam ülkeleri için siyasi model teşkil etme kapasitelerine sahip değildirler.
Yine tamı tamına değilse bile, ana hatlarıyla demokrasiye ve sivil topluma en yakın durumda olan Arap havzasıdır. Bu bir iddia veya bir yakıştırma değil, bir gerçektir. Türkiye ve İran totaliter yönetimlere diğerlerinden daha fazla ve heveslidirler. İran’da 1979 yılında muazzam bir İslam devrimli gerçekleştirdi, katı monarşiden cumhuriyete geçildi ama çok geçmeden tarihi refleksler öne çıkıp İslami siyaset umdeleri olan özgürlük, ahlaki kamusallık, adalet ve hukukun üstünlüğü ilkesi hayata geçemedi; belli bir toplumsal kesimin vizyonları yönetimi şekillendirmeye başladı ki, acıklı olanı ideallerin alanı daraltılır, halkın kamusal hayatına kısıtlamalar getirilirken bunların “dini hükümler”e dayandırılması oldu. Zecri reform ve inkılaplarla eskiyi tamamen unutturacak yeni bir toplum inşa etme projesi olan Kemalizm, İran’dakinin tersinden laik versiyonudur; her iki model ve pratikte başkalarına örnek olmaya mani ciddi engeller söz konusu.
TÜRKİYE’DEKİ REJİM TOTALİTARİZMDEN BESLENMEKTE
Nihayet Türkiye’nin model olamayacağı yavaş yavaş anlaşılmaya başlandı. Türkiye’de parlamenter ve demokratik bir rejim var, görünürde otoriter veya otokrat değil ama politik kültür ve sistemin üzerine oturduğu çerçeve totalitarizmden beslenmektedir. Arap ülkelerinde otoriter, otokrat rejimler söz konusu iken politik kültür çoğulcudur, demokrasiye açık ve yatkındır, sosyal hayatta birden fazla sivil-medeni hukuk uygulanmaktadır. Bunun söz konusu ülkelerin yakın tarihte yaşadıkları sömürgecilik, batılılaşma, modernleşme süreçleriyle yakın ilgisi var, nedense akademik çevreler bu konu üzerinde durmuyor.
TÜRKİYE’DEKİ LAİKLİK ANLAYIŞININ DÜNYADA EŞİ BENZERİ YOK
İran’da sorunun kendisi “din” gibi görünüyorken, Türkiye’de “dinin kamudan ve toplumsal hayattan tasfiyesi”ni hedefleyen laiklik gözüküyor. Laiklik; devlet kuran, devlet partisi olarak CHP’nin 6’ncı oku olarak 1937’de anayasaya girdi, o günden beri rejimin karakteristik vasfını tayin etmektedir. Genel tanımsal çerçevesi açısından Türkiye’de referans alınan laikliğin Fransa dahil, dünyada eşi benzeri yoktur. Bu yüzden iş laikliğe gelince herkes duruşunu kaybediyor. Modernleşme projesini tayin eden kadro bunu totaliter vasıfta tanımlamıştı.
Bütün bu anlatılanlardan şöyle bir noktaya gelmiş bulunuyoruz: Mevcut yönetimleri söz gelimi monarşileri rıza ile ayakta tutmak mümkün değil. Ağaç içeriden son haddine varmakta olan bir çürüme hali yaşıyor. Eninde sonunda bu ağaç devrilecek.
Ancak ortada ciddi bir paradox var. Bölgede bir rejim değişikliği olacaksa, teorik olarak bu rejim değişikliğinden sonra üç akımdan biri başa gelir: Ya liberaller, ya sosyalistler, ya İslami siyaset umdelerini esas alan Müslümanlar. Genel manada bunlara “İslamcı deniyorsa da bazıları bundan hoşlanmıyor. En son çöken Suriye’de Arap sosyalizmi ve Arap milliyetçiliğine dayalı siyaset yapan Baas ideolojisi oldu. 28 Kasım günü İdlip’ten pikaplarla kalkan HTŞ’liler (Hey’etü Tahriru’ş Şam) 10 gün içinde neredeyse hiçbir direnişle karşılaşmadan 8 Aralık 2024’te Şam’a ulaştı, Cumhurbaşkanı parası ve ailesiyle uçağa binip kaçmış bir yönetimi devraldı.
BÖLGEDE LİBERALİZMİN ŞANSI ÇOK AZ ÇÜNKÜ BURJUVA SINIFI YOK
Ortadoğu ve Türkiye dahil olmak üzere liberallerin şansı pek azdır. Çünkü bölgede temel toplumsal değişimin öncülüğünü üstlenecek liberal bir sınıf yok. Biz 1750’de Avrupa gibi sanayi devrimi yapmadık. Burjuvazimiz yoktur. 1923 İzmir İktisat Kongresi’nde denildi ki, ‘bizim burjuvazimiz yok, devlet bir burjuva sınıfı geliştirsin’. 1929’da başlayan devletçilik politikaları bugüne kadar bir “zenginler sınıfı”, başka bir ifadeyle “çakma burjuva” yaratma amacını güttü. Bir ara buna “bebek sanayi” dendi. “Bebek” yani “yeni sermaye zümresi” yavaş yavaş ayağa kalkıp yürüyecek, yürüdükçe kemikleri sertleşecek, kasları olgunlaşacak. O zamana kadar anası-babası, yani devlet onu koruyacak, halktan topladığı kaynakları bu küçük zümreye transfer edecek, bazan da gayrimüslimlerin veya muhaliflerin mallarına çökülecek. Aradan bir asır geçti bu bebek bir türlü büyümüyor. Hala hantal, fil gibi yerinden kalkamıyor, her yere hortumunu uzatıp sömürüyor.
1929 projesini dizayn edenlere göre devletin, halktan transfer edeceği kaynakla yaratacağı bu zenginler zümresi, hem ekonomik kalkınmayı gerçekleştirecek, hem de modernleşme ve batılı hayat tarzının öncülüğünü üstlenecekti. Bu şu demektir: Püriten, muhafazakar, dindar ve sivil kesimler; devletten beslenmeyen bir tüccar, bir zenginler sınıfı ortaya çıkarsa, bunun da önü kesilecek. Nitekim 28 Şubat’ta yaşanan postmodern darbe ile önleri kesildi. 28 Şubat’ta sakallı köfteciler bile takibat altına alındı, “yeşil sermaye” diye dindar işletmecilere, tüccar ve üreticilere karşı kampanyalar düzenledi.
YEŞİLE BOYANMIŞ SERMAYE
Ancak bu uygulamanın sistemin kendisine zarar verdiği anlaşılınca, 21. yüzyıla adım atıldığı ilk yıllardan başlamak üzere üstü yeşile boyanmış sermayenin aslında bildik rejimi ayakta tutabileceğine karar verildi, derken o seçkinci-ayrıcalıklı zümreye muhafazakar çevrelerden bazılarının dahil edilmesine izin verildi. Değişen bir şey olmadı, hatta gelir bölüşümü hiç olmadığı kadar daha da büyüdü.
Sanayileşmemiş bir ülkenin burjuva sınıfı olmaz. Burjuvazi yoksa liberal ideoloji de olamaz. Liberalizm, salt bir düşünce olarak kalır, bu isimle faydalı yayınlar yapılır. Ama bu ideolojinin aydın savunucuları olsa da halkı yok.
BURJUVA VE LİBERAL SINIF YOKSA İŞÇİ SINIFI DA OLAMAZ
Sosyalistlerin ve komünistlerin de şansından bahsedilemez. Bir ülke sanayi devrimini yaşamamışsa, bir burjuva sınıfı, bir liberal sınıf oluşmamışsa işçi sınıfı da olmaz. “Çalışan işçiler” olur ama bu çalışanlar sendikal ve sosyal haklar istiyor sadece. Batıdaki gibi “proleterya bilinci” taşımıyor. Bundan dolayı esas itibariyle batıda bir işçinin muhafazakar veya liberal bir partiye oy vermesi pek kolay olmaz, olsa da istisnaidir. Bizde seçmen pek zorlanmadan parti değiştiriyor.
Bizimkisi başka bir sınıf. Bu heterojen bir “kent sınıfı”dır. Sınıf çıkarına değil, değere dayalı siyaseti esas alan İslam ancak bu sınıfın şemsiyesi olma kapasitesine sahip olabilir. Sınıf temelinde bir ideoloji ortaya çıktığında bu sınıf mevcut partilerde kendine yer bulmaz. Kaldı ki merkez sağ ve merkez sol partiler gibi muhafazakar-milliyetçi partiler devletin partileridir. Yukarıdan aşağıya doğru örgütlenmişlerdir, deneysel olarak defalarca anlaşıldığı üzere sistemin temel varsayımlarına sadakat içinde siyaset yaparlar, yönetime geldiklerinde de sadakatlarından ayrılmazlar.
ADİL VE SERBEST SEÇİMLER YAPILSA İSLAMCI PARTİLER İKTİDAR OLUR
Bölgeye başka bir ideoloji veya siyasi doktrin lazım; bu ilham kaynağını İslam’dan alan siyaset biçiminden başkası değildir. Ortadoğu’da İslam aynı zamanda bir kimlik ve merkezdeki çekirdeğe karşı direnme ve varolma ideolojisidir. Bu yüzden bölgede adil-serbest seçimler yapılsa, İslamcı partiler iktidar olur; adil seçimlerin yapıldığı her yerde İslamcı partiler sandıktan başarıyla çıktı ama hemen askeri darbelerle yönetmelerine izin verilmedi.
























