(The Turkish Post) – ALİ BULAÇ
Hz. Hüseyin korkak biri değildi, ölmekten veya öldürülmekten korktuğu yoktu, tabii ki hangi suçtan dolayı öldürülmek istendiğini sorma hakkına sahipti, sordu da! Ama onun esas kaygısı kendisiyle birlikte olan 71 masum insanın da katliama maruz kalmalarıydı. Bu açıdan krizi usuletle hall-u fasl etme yolunu tutuyordu. Onun Medine’ye geri dönme, Yezid’le karşılıklı konuşma veya sınır bölgelerinden birine gitme –bir tür sürgün- teklifine Ömer bin Vakkas sıcak baktı, kendisini bilgilendirdiği Yezid’in Kufe valisi İbn Ziyad da, teklifin işe yarayacağını düşündü ama danışmanı Şimşir bin Zi’lcuşan, ele geçirilmişken Hüseyin’in infaz edilmemesinin vahim hata olacağını söyleyince İbn Ziyad, Ömer’e öyle bir talimat gönderdi ki, ta’limat kelimenin tam manasıyla dehşet verici, ürperticiydi. Şöyle diyordu:
“-Önce Yezid’e biat etsinler. Hüseyin ve arkadaşlarına su vermeyin. Nasıl Osman mahrum kaldıysa onlar da bir damla sudan mahrum kalsınlar. Emirlerim açıktır, teslim olursa bana canlı olarak gönder, direnirse kanını dök, hak ettiği şekilde vücudunu parça parça et, cesedini atlara çiğnet, çünkü o bir asidir ve cemaati terk etmiştir.”
İbn Ziyad’ın verdiği talimat İslam hukuku bakımından herhangi bir temele dayanmıyordu. Esasında bu aşamada İslami hüküm ve sınırların geçerliliği de kalmamıştı; tamamiyle cahiliye adetlerince sözde meşru olduğunu iddia ettiği Yezid’e karşı kıyam etmesi dolayısıyla Hz. Peygamber’in torununa vahşice bir ceza verilmesini emrediyordu. Hz. Peygamber, canlı veya cansız bedene işkence (müsle) yapılmasını yasaklamıştı. Öyle ki Hz. Ali’den gelen bir rivayete göre, müsle (vücut bütünlüğüne verilen fizyolojik zarar) kuduz köpeğe dahi yapılamazdı (Zebidi, Tecrid-i sarih, I, 186).. Fakat cahiliye İslam’ın yerine geçmiş, eski barbarlıklar hortlamıştı; İbn Ziyad, Hz. Hüseyin’in öldürülmesiyle yetinmiyor, vücudunun parçalara ayrılmasını ve atlara çiğnetilmesini emrediyordu.
İbn Ziyad’ın “cemaat”ten anladığı Yezid gibi ahlaksız ve kifayetsiz birinin etrafında toplanan çıkarcılar ve korkaklar güruhuydu. Yezid ne nakil ne akıl icabınca hilafete ehil değildi, hukuki şartların hiçbirini haiz bulunmuyordu, zorbalıkla yönetimi ele geçirmiş, herkesten itaat ve biat talep ediyordu.
Katliamdan önceki gece gizlice Hz. Hüseyin ile Ömer bin Vakkas bir araya geldiler. Taberi ve İbn Esir’in kayıtlarına göre Hz. Hüseyin ona “Ordularını Kerbela’da bırak, seninle Yezid’e gidelim” teklifinde bulundu. Ömer “Bunu yapacak olursa evini yerle bir edeceklerini” söyledi. Hz. Hüseyin “Evini yeniden yaparım” deyince, Ömer “Bütün malımı mülkümü müsadere ederler” dedi. Hz. Hüseyin Hicaz’daki malı mülkü için garanti verdiyse de, Ömer kabul etmedi.
Ne garip değil mi, Ömer, Kadısiyye savaşının kahramanı Sa’d bin Vakkas’ın oğluydu, Sa’d tarihin en büyük imparatorluklarından biri olan Sasani imparatorluğuna son vermişti, Yezid’in atıyyelerinden feregat edemeyen oğlu Ömer, Peygamber torununu korumaktan imtina etmişti.
Şehid edilmeden önce 57 yaşındaki Hz. Hüseyin şöyle diyordu:
“-Ben kimin canına kıydım ki, beni öldürmek istiyorsunuz? Kimin malını gasbettim? Söyleyin, suçum nedir?”
İbn Ziyad’ın talimatı ve Ömer bin Vakkas’ın kararlığı anlaşıldığında, onu Kerbala’ya kadar takip eden Hür bin Yezid, vicdanı infiale uğramış vaziyette “Allah’a andolsun cennetle cehennem arasında seçim yapıyorum, vücudum lime lime olsa da bunu günahlarımın kefareti sayıyorum” deyip, ordudaki görevini bırakıp Hz. Hüseyin’in tarafına geçti, Hz. Hüseyin onun için şefkatle dua etti.
Tarihin bu bıçak sırtı anında ibret verici, ilginç hadiseler yaşanıyordu: Ömer bin Vakkas kaybediyor, Hür bin Yezid kazanıyordu.
Sonunda Hz. Hüseyin ve beraberindekiler, anlatımı yürekler acısı şekilde şehid edildi. Necefli Sinan bin Enes adında bir mücrim Peygamber torununun başını gövdesinden ayırdı.
Kerbela olayının üzerinde durulması gereken birkaç boyutu var: Bir boyutu Kufelilerin tavır ve tutumudur. Hz. Hüseyin’in davasında yüzde yüz haklı olduğuna kalpleriyle inanan Kufeliler onun yanında yer almadı. Bir bölümü korktular; bir bölümü iktidarın yanında yer alarak çıkar sağladılar, bir bölümü de “Nemelazım, bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” dediler.
Bizim tarihimizin temel siyasi kodlarını Hz. Osman’ın şehadetiyle başlayıp “kerb-u belâ”nın toprağında yaşanan dramlar, travmalar tayin etmiştir. Yönetimler de, halk da değişik biçimlerde yüzyıllarca aynı refleksleri göstermektedirler: Bir bölümü korkuyor, bir bölümü zorbalarla işbirliği yapıp çıkar sağlıyor, bir bölümü de “Nemelazım” deyip işine bakıyor. Tarih tekerrür edip duruyor!
Şu sorunun cevabı önemli: Kufelileri Hz. Hüseyin’e destek vermekten alıkoyan sebep neydi?
Belli ki önemli bölümüyle Kufeliler “kalb” ile “kılıç”, başka bir deyişle hukuk ile zorbalık arasında gidip gelmişti. Muaviye’nin parolası “zer-o (altın, para) zor-o (baskı, gayrı meşru güç kullanımı) tezvir (entrika, yalan, iftira, çamur atma vs)” idi. Kufeliler kalbleriyle Hüseyin’in, kılıcıyla Yezid’in yanında yer almışlardı. Kur’an-ı Kerim’in belirttiği “ağır bir eylem”in faili/mücrimi olmuşlardı. “Yapmayacakları şeyi söylemiş” (61/Saf, 1), kendileri davet ettikleri halde Hüseyin’in yanında yer almamış, onu çölün ortasında vahşi bir ordunun önünde çaresiz, savunmasız bırakmışlardı. Bu ahlaki/siyasi şizofreniydi. Söz konusu şizofreni Kufelilerin kendilerinden sonraki Müslümanların tarihine bıraktıkları miras oldu. O gün bugün müslümanların kahir ekseriyeti Hüseyin için ağlar, Yezid’le iş tutmaya devam etmektedir, sanki ümmet iktidarı Muaviye ve Yezidlere, muhalefeti Ali ve Hüseyin’e bırakmıştır.
























