(The Turkish Post) – ALİ BULAÇ
Görünürde ara sıra ve aslında yakından bakıldığında devrevi olarak yaşanmakta ve fakat her defasında zayıf kitlelerin aleyhinde atlatılmış gibi görünen ekonomik krizler beşeri hareketin tabii olmayan seyrinde cereyan etmesi önemli sebeplerden biridir. Beşeri hareketin tabii seyri ile modernitenin zamanı belirlediği “gelişme-ilerleme” arasındaki farkı iyi anlayabilirsek, ortaya çıkan krizlerin de kaynaklarını anlamak mümkün olacaktır.
Antropolojinin kurguları dayandırdığı temel varsayımları bir kenara bırakıp, bilebildiğimiz tarihi zamanları esas alacak olursak, bugüne kadar dünyada üç büyük beşeri hareketin vuku bulduğunu söylemek mümkün görünmektedir. Bunlardan biri göçebelikten yerleşik hayata geçiştir. Bu ilk insan toplumunun binlerce asır hep konar göçer yaşadığı anlamına gelmez, şehir ilk insanla kurulmuştur ama şehir-site merkezli yerleşim yerlerinin konar göçerlikten daha az ve dar olduğu da doğrudur. Konar göçerlerin neden yerleşik hayata geçtikleri, ilk yerleşim birimlerinden insanların neden konar geçerliğe geçtikleri meselesi ayrı bir konudur. Muhtemelen söz konusu beşeri hareketler açıklamaya çalışılırken, coğrafya belirleyici (muayyin) bir faktör olarak düşünülecektir. Ancak İbn Haldun’a yanlış olarak isnad edildiğinin aksine coğrafya kader değildir; insan hangi maddi-coğrafi şartlar içinde yaşıyor olursa olsun, şartları aşmaya yetecek iradi ve fıtri potansiyellere sahiptir. Öyle de olsa çöl, bozkır veya serapa dağlık bölgede yaşamak kolay değildir; coğrafyanın insan karakteri ve sosyal davranışları üzerinde etkileyici (müessir) rolü var.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) hicreti teşvik etti, sonra Hz. Ömer onun politikasını takip ederek bedevileri, konargöçerleri yerleştirme politikasını devam ettirdi. Bu örneği vermemin sebebi, din açısından da yerleşik hayat, badiyedeki hayata tercih edilir. Ed Din fi’l medin.
Göçebelikten yerleşik hayata yeryüzünde eş zamanlı gerçekleşmiş değil, kimi zaman helezonik, kimi zaman lineerdir.
İkinci büyük beşeri hareket, sanayi devrimiyle, 18. yüzyılın ikinci yarısından sonra başladı. Bu da kırlardan ve köylerden kentlere doğru olan bir hareketti. Kısa zamanda özellikle batıda muazzam kentler zuhur etti.
- yüzyıla geldiğimizde geçen yüzyıldan kalma kentlerin varoşlarından kentlerin merkezine doğru değişik bir hareket belirdi. Ne var ki, hareket kentlerin merkezini çevreden gelen veya merkez-kaç güçlerin lehine sürmedi, merkez kent soylular tarafından boşalmadı, belki aksine bu harekete eşlik eden başka hareket belirdi. Çevrenin istilasına maruz kalan merkez büyük sanayi, yatırım, ticaret, ulusal veya küresel şirketler, temsilcilikler, hizmet sektörü vb. sosyo ekonomik yapılar, çevreden gelenlere karşı bir tür bariyerler oluşturdular; iş ve faaliyetleri merkezde ama kendi yerleşim alanları kentin uzak banliyölerine taşınmıştı. Çevreden gelenlere düşen devasa merkezlerin hemen yakınında yoksul semtlerde yaşamaktan ibaretti.
Modernizasyon politikaları, sanayi kuruluşlarının temerküz etmesi, tarımın küçültülmesi, ekolojik felaketlerin peş peşe yaşanması, doğudan batıya-güneyden kuzeye doğru göçlerin artması, siyasi baskılar, harici veya dahili savaşlar; söz konusu üçüncü hareketi tetiklemektedir. Mesela ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra 4,5 milyon Iraklı yurt dışına göçmek zorunda kaldı. 2 milyon kişi de kendi ülkelerinde yer değiştirdi. Bosna’da 400 bine yakın Boşnak evlerine dönemedi. Yaklaşık 6 milyon Filistinli ana yurtları dışında mülteci oldu, Çeçenistan’da savaş sebebiyle yüzbinlerce Çeçen, Azerbaycan’da Karabağ savaşında 1 milyon kişi yer değiştirdi. Afganistan’da 4 milyon 100 bin, Sudan’da 700 bin Eritreli muhacir duruma düştü, Suriye’de iç savaşta 600 bin kişi hayatını kaybetti, 7 milyon kişi yer değiştirip mülteci durumuna düştü; İsrail 2 milyon 300 bin Gazzeli’yi üzerlerine bombalar yağdırarak ve aç, susuz, ilaçsız bırakarak tehcire zorladı.
Sanayii devriminin başlangıcında dünya nüfusu 500 milyon hesaplanıyordu, şimdilerde 8 milyara baliğ oluyor. 2009 yılındaki verilere göre her gün 200 bin kişi kentlere taşınıyordu. 2008 yılında, Birleşmiş Milletler’in nüfus dairesinin yaptığı açıklamaya göre, dünya nüfusunun yüzde 50’si kentlerde yaşıyor. Tahmini hesaplara göre orta gelecekte Çin Halk Cumhuriyeti ve Hindistan, dünya nüfusunun yüzde 40’ını teşkil edecek. Kentlere ve kentlerin merkezine doğru akan bu nüfus önümüze şu problemleri çıkarmaktadır.
- İlki gelir bölüşümü üzerinde muazzam bir kavga ortaya çıkıyor, dünya nüfusunun yüzde 10’u dünya kaynaklarını yüzde 80’nin kontrol ediyor.
- Dini, mezhebi, etnik, sınıfsal çatışmalar hızlanarak artıyor.
- Marjinal hareketler önem kazanıp ana akımları dönüştürmeye başlıyor.
- Kentlerin kalbinde şiddet potansiyeli, bağımlılık ve sıra dışı pratikler giderek artıyor.
Aslında içine girdiğimiz bu kriz, her ne kadar ekonomik karakterde gibi görünse de temelinde hayli karmaşık sosyo-politik, felsefi-kültürel ve demografik bir alt yapı yatmaktadır.
Sosyo-politik katmanı geçip biraz daha insanın varlık yapısı ile ilgili alana geldiğimiz zaman, derin ve yabancılaştırıcı bir sürecin herkesi içine aldığını görebiliyoruz, başka bir deyişle varlıkta insan anlam ve amaç kaybına uğramış bulunmaktadır. İnsan varlıkta amaçsız ve güvensiz merkezden kopmuş vaziyette derin bir boşlukta yuvarlanıp duruyor. Halbuki modernliğin üç ana vaadi insana özgürlük, güven ve refah sağlamaktı. Küçük bir dilimi hariç, modern dünya bu üçünden de mahrum yaşıyor. Ahlaki açıdan beşeriyetin mihverinden sapmış olması ayrı bir sorun.
Kısaca sosyo-politik olarak derin bir kaosun içine sürüklenmiş bulunuyoruz. Bunun sebeplerinden biri, “büyüme ideoloji”sinin hâlâ en başat faaliyet konumunda bulunmasıdır. Geldiğimiz noktada büyümenin kendisi, maddi ve fiziki sınırlara gelip dayanmış bulunuyor. Yeryüzünün daha fazla maddi ve fiziki olarak büyümesi mümkün değil. Daha çok büyüme, daha çok kaynak tüketimi ve kent nüfusunun hormonal şişmesine demektir; daha çok kaynak tüketimi ve daha çok nüfus da daha çok büyümeyi gerektiriyor. Bu beşerin içine düştüğü fasit dairedir.
























