(The Turkish Post) – AHMET AGÂH
Türkiye’de temel bir kavram sorunu var uzun yıllardan beri. Bu haliyle Türk siyasetinin genel doğasına da sirayet ediyor. Bundan dolayı da siyaset ve siyaset kurumları, fikir üretmek yerine sembol tüketmeyi tercih ediyor. Haliyle bu yaklaşım tarzı iki büyük referans üzerinden yürütülüyor. Örneğin; kendini Kemalist olarak ifade edenler Atatürk’ü, dindar ve muhafazakâr olarak lanse edenlerde din üzerinden bir algı yürütüyor. Aslında her iki kesim de bu güçlü sembolleri çoğu zaman bir düşünce kaynağı olarak değil, birer meşruiyet kalkanı olarak kullanıyor. Böylece siyaset, akıl ve etik yerine kutsallık yarışına dönüşüyor. Diğer yandan da birbirlerini karşı argümanlar üzerinden ötekileştirip, tehdit ediyor.
Gazi Mustafa Kemal’in vefatının ardından, onun yolunda gittiğini iddia eden ve kendilerini “Kemalist Siyasetin” temsilcisi olarak öne sürenler, çoğu zaman tarihsel bir şahsiyetten ziyade dokunulmaz bir figür olarak öne sürdü. Mustafa Kemal’in fikirleri tartışılmak için değil, ezberlenip tekrar edilmek için siyaset ve tartışma kürsülerinde uzun yıllar yer aldı. Oysa Atatürk’ün en temel mirası, dogmalarla mücadele eden bir akıldı. Buna rağmen, kendisini “Atatürkçü” olarak tanımlayan birçok çevre, eleştiriyi ihanetle, sorgulamayı saygısızlıkla eş tuttu. Böylece Atatürk’ün düşünsel dinamizmi donmuş bir büste, bir duvar yazısına indirgendi. Aslında Mustafa Kemal Atatürk, yıkılmış bir toplumu ayağa kaldıran, devlet kuran ve bütün kurumlarıyla inşa eden bir üstün bir komutan ve siyaset adamıydı. Ne yazık ki, Atatürk’ün ölümünün üzerinden 88 yıl geçmesine karşın, onun fikirlerini hayata geçirmek yerine, dogma yaklaşımlarla toplumu manipüle etmeye çalışan bazı isimler hala varlığını devam ettirmeye devam ediyor.
Bana göre, bunlardan birisi de gazeteci Yılmaz Özdil. Özellikle Atatürk’ün ismi ve varlığını, kendi çıkarlarına alet etmeye mahir bir isim olarak biliniyor. Bir dönem kaleme aldığı “Mustafa Kemal” isimli kitabından 1881 tane özel basım yapıp, sabah 9’u 5 geçe satışa çıkarmak ve bunu da alıcılara 2 bin 500 liraya satmak için iyi bir tüccar olmak gerekiyor galiba.
İşte bir dönem kendini Kemalist olarak öne çıkaran, Sözcü TV’de yapılan son görev değişikliği ile birlikte farklı bir evreye savrulan Yılmaz Özdil, geçtiğimiz günlerde farklı bir noktaya savruldu. Yorumcu olarak katıldığı programda organize suç örgütü lideri iddiasıyla hakkında yakalama kararı bulunan Sedat Peker ile ilgili “varlığıyla onur duyuyorum” şeklindeki ifadeler kullandı. Hatta dakikalarca Peker’in ne kadar hayırsever bir işadamı olduğunu topluma anlatmaya çalıştı. Herkes bir başkasını tabii ki gönülden sever ve saygı duyar… Bunda hiçbir beis görmüyorum. Ama bazı durumlarda bunu aleni hale getirirseniz, haliyle yaklaşım tarzının eleştiri konusu olabilir.
SIRADAN BİR DİL SÜRÇMESİ ASLA DEĞİL…
Bu açıdan bir gazetecinin kalemi, yalnızca yazdıklarıyla değil; yazmadıklarıyla, görmezden geldikleriyle ve bazen de fazlasıyla parlatmayı tercih ettikleriyle anlam kazanır bana göre. Özdil’in yıllardır inşa ettiği “cumhuriyetçi hassasiyet”, “laiklik nöbetçiliği” ve “ahlâkî teyakkuz” söylemi, kamuoyunda güçlü bir yer tuttu. Ancak tam da bu nedenle, organize suç örgütü lideri olduğu yönünde yargı kayıtları ve iddialar bulunan Sedat Peker ile ilgili ifade ettiği övgü dolu sözler, hele ki “varlığıyla onur duyuyorum” gibi cümleler, sıradan bir dil sürçmesi olarak geçiştirilemez. Geçiştirilmemeli de…
Burada Yılmaz Özdil’in yalnızca kime dair konuştuğu değildir sorun… Nasıl konuştuğu da önemlidir. Çünkü Özdil’in kalemi, söz konusu başka figürler olduğunda son derece keskin, hatta acımasızdır. Kısacası bıçağının iki tarafı da keskindir çoğu zaman. Özellikle dindar ve muhafazakar çevrelerle ilgili geçmiş dönemde yazdığı yazılar ve kullandığı sert ifadeler ortadadır.
Aslına bakılırsa, en küçük bir temas, en dolaylı bir ilişki bile “çürüme”, “kokuşma” ve “ahlâkî düşüş” başlıkları altında uzun uzun teşhir edilir. Ne var ki aynı refleks, konu suçla, şiddetle ve yeraltı dünyasıyla anılan bir isim olunca aniden yumuşamakta; eleştirel akıl yerini romantik bir kabadayılık estetiğine bırakmakta. Bu noktada eleştiri, kişisel bir beğeni meselesini aşar ve entelektüel tutarlılık sorununa dönüşür. Bir gazeteci, suç örgütleriyle mücadeleyi yalnızca siyasi rakiplerine yöneltildiğinde alkışlayıp; aynı kararlılığı kendi duygusal ya da ideolojik yakınlık duyduğu figürler söz konusu olduğunda askıya alamaz. Aksi hâlde ahlâk, evrensel bir ilke olmaktan çıkar; tarafına göre şekil alan bir aksesuar hâline gelir.
KONU KENDİ MAHALLELERİ OLURSA…
Daha da önemli olan, Yılmaz Özdil’in katıldığı programda Sedat Peker ile ilgili “onur duyuyorum” gibi ifadeler, Türkiye gibi şiddetin ve mafyatik ilişkilerin toplumsal hafızada derin yaralar açtığı bir ülkede masum olarak görülemez. Bu tür cümleler, yalnızca kişisel bir kanaati değil; normalleştirici bir dili de beraberinde getiriyor. Suçun, güçle; gücün, “delikanlılıkla”; delikanlılığın ise bir tür halk kahramanlığıyla iç içe geçirilmesi, yıllardır eleştirilen karanlık kültürün ta kendisidir. Ve ironik olan şudur ne yazık ki: Bu kültürü en sert biçimde eleştirdiğini söyleyen kalemlerden birinin, aynı dili yeniden üretmiş olmasıdır.
Kendini “solcu ve Kemalist” olarak gören kesimlerin yıllarca düştüğü hata da budur ne yazık ki. Konu kendi mahalleleri ve çevreleri olduğunda, kullanılan dil ve savunuculuk yumuşak seviyeye düşürülür. Ancak karşı mahalleyle ilgili bir eleştirisi konusu olduğundaysa, dil tamamen sertleşir, kalem keskin bir bıçağa evrilir. İşte Özdil’in yazılarında sıkça rastladığımız “biz ve onlar” ayrımı, bu örnekte bir kez daha kendini ele veriyor. “Bizden” sayılan figürler, geçmişlerinden ve iddialardan arındırılırken, “onlardan” olanlar ise niyet okumasına, karakter suikastına ve genellemeye maruz bırakılıyor. Oysa gazetecilik, tam da bu konfor alanını terk edebilme cesaretiyle anlamlı hale geliyor.
Son olarak şunu ifade edeyim. Yılmaz Özdil’in kimi sevdiği ya da sevmediği beni hiç enteresan etmiyor. Kaldı ki, Özdil’in kimi sevdiği ya da kimden “onur duyduğu” da sorun değildir. Mesele, bir ülkenin karanlıkla hesaplaşmasında hangi kelimelerin seçilmiş olmasıdır. Kalemin itibarı, bazen susarak, bazen de konuşurken frene basarak korunur. Aksi hâlde en yüksek perdeden ahlâk dersi veren cümleler bile, bir anda kendi gölgesine yenik düşebilir.























